13 Nisan 2010 Salı

İKİ BÜYÜK DÜNYA SİSTEMİ HAKKINDA DİYALOG





YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:


İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog

Galileo Galilei / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
idefix'ten satın al!

“Deneysel ve kuramsal araştırmada bilimin tutumu ve metodu, Galileo’dan bu yana hep aynı kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir.”
MAX BORN, 1954

Doğayı rasyonel olarak anlama çabalarının bir sonucu olarak Modern Bilimin doğuşundan sorumlu olan bir isim varsa, bu hiç kuşkusuz Galileo Galilei’dir. 1564 yılında İtalya’da doğan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo, bilimsel devrimin şekillenmesinde büyük role sahip isimlerin başında gelmektedir. 1589 yılında yaptığı matematiksel araştırmalar sonucu, Pisa Üniversitesi’nde profesör olan bu büyük bilim insanı sistematik olarak Antik Yunan’da başlayan Kozmoloji çalışmalarını rasyonalize ederek Modern Bilime uyarlamasıyla ün kazanmıştır.
Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla doğa bilimlerini, özellikle astronomi ve fiziği bir araya getiren kozmoloji tarihte birçok uygarlığın (Mezopotamya, Hindistan, Çin) ilgi alanı olduysa da günümüzdeki fiziksel kozmoloji çalışmalarının başlangıç noktasını Antik Yunan uygarlığı oluşturmaktadır. Klasik dönem Yunan filozoflarından Platon ve Aristoteles’in çalışmaları literatürde çağdaş fiziksel kozmolojinin başlangıç noktası olarak görülmektedir. Platon felsefi sisteminin bir uzantısı olarak görünen (düzenli) evren ve görünmeyen (düzensiz) evren fikrini ortaya atmıştır. Kozmik anlamda yaratıcı olan bu fikir pek rağbet görmese de öğrencisi Aristoteles’in sistemi Ortaçağ boyunca kabul görmüştür. Kozmolojinin başlangıcından itibaren var olan fikirleri derleme görevini ise Batlamyus ( Klaudyos Ptolemaios) yerine getirmiştir. Sistematik anlamda ilk kozmoloji çalışmalarını başlatan Batlamyus, aynı zamanda Dünya merkezli Güneş sistemini ilk öneren bilim insanıdır. Batlamyus’un modeli Kopernik’in 16. Yüzyılda sistematize ettiği Güneş merkezli modeline dek, Batı ve İslam dünyasında geçerliliğini korumuştur. Kopernik’in Güneş merkezli kuramı o zamana kadar var olan düzenli evren anlayışı yerine düzensiz ve kusurlu bir evren anlayışını getirmekteydi. Tahmin edileceği gibi bu anlayış özellikle dini bağlamda pek çok sorun yaratmıştır.  Dünyayı algılamada yeni ve etkisi bugüne kadar gelen bu sistem, 1609 yılında Hollanda’da teleskopun icat edildiğini duyan ve kendisi daha ileri düzeyde bir teleskop icat eden Galileo tarafından doğrulanacaktır.

Galileo Galilei bu mükemmel icat ile günümüz dünyasında kabul gören çok sayıda keşfe imza atmıştır. Ay yüzeyinin girintili çıkıntılı oluşu, yıldız kümelerinin gözlenmesi, Samanyolu galaksisinin keşfi, Jüpiter’in uydularının keşfi bunlardan sadece bir kaçıdır. Bu eşsiz gözlemlerini 1610 yılında Siderus Nuncius ( Yıldızların Habercisi) isimli kitabında yayınlayan Galileo, bu buluşları sayesinde Floransa’da saray matematikçisi mertebesine ulaşmıştır. Kitapta yer alan fikirler Kopernik sistemini savunduğundan papazların da ağır baskısına maruz kalan Galileo, 1615’te iddiasını müdafaa etmek üzere Roma’ya gitmiştir. Papa V. Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kurulmuş ve bu komisyon kitaplarını yasaklamasa da Galileo’dan Dünya’nın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istemiştir. Bu olaydan sonra uzun bir müddet bilimin daha çok pratik yönüyle ilgilenen Galileo, 1618 yılında üç kuyruklu yıldızı keşfetmesiyle yine kiliseyle karşı karşıya kalmıştır. Yakın arkadaşlarından birinin 8. Urban olarak papa seçilmesinden cesaret alan bilim adamı 1632 yılında bilim dünyasını temelden sarsan ve evren hakkındaki tüm tespitlerini içeren “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog” isimli kitabını yayınlamaya karar vermiştir. Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından dilimize kazandırılan bu önemli kitap, bilim tarihini temelden sarsan bir içeriğe sahiptir.
Kitap, üç kişinin arasında geçen evren sistemleri hakkındaki tartışmalara yer vermektedir. Galileo’nun diyaloglar gibi bir yöntemle bu tespitleri açıklaması ve hayali kahramanlar etrafında bunu yapmasının Ortaçağ sansür kurulunun baskısından kurtulmak için olduğu söylenebilir. Kitabın kahramanlarından ilki Salviati’dir. Temsil ettiği düşüncelerle Galileo’ya en yakın isim olarak görülen Salviati’nin, en akıllıca konuşan ve en inanılır kanıtlar sunan kahraman olduğunu söylemek mümkündür. Salviati’nin tam tersi görüşler öne süren Simplicio ise Aristoteles okulunun skolastik temsilcilerinden olan bir peri patetikçidir. Simplicio, Galileo tarafından kendisine muhalif olan kesimi temsil etmek amacıyla kitaba dâhil edilmiş bir isimdir. Kitabın son kahramanı Sagredo ise, her iki tarafa sorduğu sorularla konuşmaları yönlendiren tarafsız bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Sagredo’ya okurun sesi de demek mümkündür.

Galileo’nun metninin biçimsel olarak öne çıkan özelliği incelikli tartışmaları sürükleyici bir edebi üslup ve yer yer ince zeka ürünü mizahla vermiş olmasındadır. Türkçe çevirinin başarısı da bu noktada devreye girmektedir. Çevirinin temizliği ve çetrefil pasajların çevirmenin notlarıyla aydınlatıldığı ‘İki büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’, metni Türkçede son derece okunur kılmaktadır. Bunun yanında kitabın okuyucuyu zorlayan karmaşık yapısını da göz ardı etmemek gerekir. Bunun nedeni Modern Dünya insanı olarak bizlerin alışkın olduğumuz ya da matematik dilinde tek bir formülle ifade edebileceğimiz olayların, en başından başlayarak sayfalar boyunca en ince ayrıntısına kadar anlatılmasıdır. Öte yandan Galileo’nun doğada gördüğü olayları anlatmak için gereken matematik dilinin henüz ortada olmamasını hesaba katarsak, bilim adamının o dönemde bunu yapmak zorunda olduğunu söylemek mümkündür.

Dünya bilim tarihini yeniden başlatan bu önemli eser yayınlandıktan sonra, Galileo tekrar Roma’ya çağrılıp engizisyon mahkemesine çıkarılmıştır. 1633 yılında kitap yasaklanmış ve Galileo kutsal engizisyonca müebbet hapse mahkûm edilmiştir. Daha sonra bu ceza ironik bir biçimde kendi evinde göz hapsine çevrilmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra kör olan Galileo, 1642 yılında hayatını kaybetmiştir. Ölümünden 200 yıl sonra değeri anlaşılan Galileo Galilei’nin tüm yapıtları 1842- 56 yılları arasında Galileo uzmanı Antonio Favoro’nun büyük çabaları sonucu ‘ Le Opera Di Galileo’ adıyla yayımlanmıştır. Galileo’yu mahkûm eden Vatikan ise 1820 yılında suçlamasını sona erdirmiştir. 1822 yılında kardinaller kurulu Güneş merkezli sistem hakkında yazıların basımı ve dağıtımına izin vermiştir. 1835 yılında ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’ Vatikan’ın yasaklı kitaplar listesinden çıkarılmış, 1992 yılından beri Katolik kilisesi Galileo’nun evren sistemini resmen tanımaya başlamıştır. 

2008 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan ve ardı ardına üç baskı yapan bu önemli eser, Galileo hakkında içerdiği bilgilerle okuyucuyu aydınlatmakla kalmayıp, aynı zamanda din ve aydınlanma arasındaki ilişkinin tehlikeli koridorlarında gezinen bir bilim adamının kararlılığını da yansıtıyor. İçeriği ve temiz Türkçesiyle öne çıkan İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, Dünya’nın nasıl bir yer olduğuna ilişkin tarih boyunca öne sürülen tezleri merak eden Türk okuyucusu ile buluşmayı beklemekte.
Devamı

4 Mart 2010 Perşembe

PASAJLAR'DA YÜRÜMEK






YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:
Görmenin Diyalektiği

Susan Buck-Morss / Metis Yayınları
idefix'ten satın al!

“Pasajlar şunu savunur: Kapitalizm çağını biçimci “Modernizm” ve tarihsel açıdan eklektik “Postmodernizm” diye ikiye ayırmak bir anlam ifade etmez, çünkü bu eğilimler zaten sınaî kültürün başından beri var olmuştur. “Modernizm” ve “Postmodernizm” kronolojik çağlar değil, sanat ile teknoloji arasında yüzyıla yayılan siyasal konumlardır. Dolayısıyla her iki konum da ancak kısmi bir hakikati temsil eder; meta toplumunun çelişkileri aşılmadığı sürece bunların her biri “yeniden” ortaya çıkacaklardır.”
                                                    SUSAN BUCK MORSS

ABD’li yazar ve siyaset bilimci Susan Buck-Morss’un Walter Benjamin’in ‘Pasajlar’ çalışmasını açımladığı “Görmenin Diyalektiği” isimli eseri, geçtiğimiz Ocak ayında Metis Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Morss’un kendi sözleri ile Benjamin’den yaptığı alıntıları birlikte kullanarak kurduğu bir metin yapısına sahip olan eser, otoritesini hiçbir zaman yazılmamış bir kitaba, Benjamin’in günümüzde en önemli eserlerinden biri olarak görülen Pasajlar Çalışması’na (Passagen-Werk) borçlu.
Benjamin bu önemli eser üzerinde çalışmaya 1927 yılında başlamıştır. Aradan geçen 13 yıl içerisinde eseri tamamlayıp, olgunlaştırmak yerine; 19.yüzyıl sanayi kültürüne ilişkin parça parça notlar derleyip, bunları fragmanlar halinde dosyalamayı seçmiştir. Yazarın başlangıçta 50 sayfa olarak düşündüğü bu çalışma 1982 yılında ilk kez basıldığında 1000 sayfayı aşan muazzam bir malzemeye dönüşmüştür. Susan Buck-Morss’un “Görmenin Diyalektiği” isimli çalışması ise bu tarihsel malzeme üzerine yoğunlaşmaktadır. Eser; ‘Pasajlar’ın bir özeti olmaktan ziyade, farklı bir metindir. Amacı ise; kendisini oluşturan tarihsel verilerin katmanları içinde derin bir uykuya dalmış olan ‘Pasajlar’ın bilişsel ve siyasal gücüne ‘Yeniden’ hayat vermektir. Bu amaçla kaleme alınan “Görmenin Diyalektiği” Benjamin’in kendi tarihsel deneyiminin içinde 19.yüzyıl Paris’ini anlatan bir hikâye-içinde-hikâyedir.
Walter Benjamin’in müstakil bir edebiyat ürünü olmayan Pasajlar çalışması, içeriği açısından modernist bir yapıya sahiptir. Bu yapı içerisinde yer alan anlam şifreleri, okuyucuya eseri ‘yeniden inşa etme’ fırsatı vermektedir. Benjamin çalışmasının niyetine dair verdiği ipuçları ile okuyucuyu kendi isteklerini bile hiçe sayarak adeta birer tarih dedektifi haline getirir. Okur toplumsal-tarihsel gerçeklikleri arama yolunda ilerlerken, Benjamin spot ışıkları altından hızla kaybolur. Geriye kalan ise olguların anlamını kendi kendine keşfettiğini hisseden okur ile yeniden inşasına katkıda bulunduğu Pasajlar çalışmasıdır. Benjamin, bu anlatım biçimini bilinçli olarak seçmiştir. Yekpare zaman anlayışına karşı çıkan, geçmiş ve gelecek arasındaki bağı parçalanmış bir zamanda tahayyül eden bu modernist biçim aracılığıyla okur, ‘Pasajlar’ın içerisine girip ilerleme fırsatı bulur. Benjamin’in tarihten bağımsız / karşı bir ‘tarihyazımı’ olarak tanımladığı bu eser, sanayi devrimi çağında mitik ve düşsel bir durumda var olan bilinci, elde edilecek tarihsel bilgi ile uyandırmayı amaçlar. Yazar bu yolla tarihi ideolojik işlevinden arındırarak onu 'şimdi'yi gündeme getirebilecek eleştirel bilginin kaynağı olarak kurtarır. Tarihsel hafızayı uyandırmak olarak da tanımlayabileceğimiz bu çaba için en iyi örnek ise Pasajlar hakkında yazmak olarak tanımlanabilir. Susan Buck-Morss’un da çabası bu yöndedir; amacı Pasajlar hakkında okuyucuyu aydınlatarak, yaşayan kültürün bağrındaki tarihsel bilgiyi açığa çıkarmaktır. Uzun ve argümanları karışık olmasına rağmen, akademik alanın karanlık koridorlarına sıkışmayan ve bir yandan da popüler değeri yüksek olmayan bir eser yaratmıştır Morss ki, Benjamin de böyle olmasını istemiştir.

Modernliğin kök-olguları olarak meta kapitalizminin tapınağı Pasajlar, Walter Benjamin için dünyanın fenomenolojik bilgisine ulaşmada birer aracıdırlar. Dünyanın pek çok yerinde (Berlin, Paris, Moskova) eşzamanlı olarak kurulan pasajlarda önceleri sanayi kültüründen kalma tarihsel kalıntılar sergilenmiştir. “Vitrin” olgusunun da ilk olarak ortaya çıktığı pasajların camekânlarında sergilenen korseler, taraklar, fotoğraflar, yaka düğmeleri ve bunun gibi gündelik hayatın içerisinde yer alan diğer nesneler Benjamin’in fenomenolojik yönteminin duraklarıdır. Bu özgün felsefi yöntemi eserinde en iyi şekilde “Görmenin Diyalektiği” olarak tanımlar Susan Buck-Morss. Tarihten hareketle felsefe inşa etmek olarak tanımlayabileceğimiz bu yöntemi içeren Pasajlar eseri, yazdıkları içerisinde Benjamin’i en çok zorlayandır demek yanlış olmaz. “Başarısız olma korkusunu bu denli içimde hissederek yazdığım hiç olmamıştı” der kadim dostu Scholem’e bir mektubunda. Hitler’in Fransa’yı işgal etmesinin gündemde olduğu günlerde ülkeyi terk edip, İspanya sınırında intiharı seçtiği zaman da aynı duygu halindedir ve ona bu yolda eşlik eden bavulda ‘Pasajlar’ keşfedilmeyi beklemektedir.
Susan Buck Morss’un eseri ise sadece pasajlarla yetinmeyip, Benjamin’in yazın dünyasına yapılan uzun ve ayrıntılı bir yolculuktur. Bu yolculukta en önemli duraklardan birisi ise Pasajlar’la aynı temaya sahip ‘Tarih Üzerine Tezler’ çalışmasıdır. Yine Metis Yayınları tarafından dilimize kazandırılan bu eserinde Benjamin, adeta mitik tarih teorilerinin ipliğini pazara çıkarır ve yeni bir tarih anlayışını yaratma yolunda önemli adımlar atar. İlahiyat ve tarihsel materyalizm ilişkisini de Tezler’de masaya yatıran Benjamin bu birlikteliği mekanik dev bir satranç oyuncusunu (tarihsel materyalizm) hareket ettiren bir cüceye (ilahiyat) benzetir.  Eserin çoğu argümanı pedagojik niteliktedir. 19. Yüzyılın en önemli entelektüel simalarından Benjamin’in kavramsal çerçevesini ‘Tarih Üzerine Tezler’de geliştirdiği tarihin itibarını iade etme girişimi Pasajlar ile olgunluğa erişir. 
Walter Benjamin’in ünlü ressam Paul Klee’nin “Angelus Novus-Tarih Meleği” tablosunda temsilini bulduğu tarih imgesi, tüm uçuculuğu ve kalıcılığıyla ‘Pasajlar’da önümüze serilir. Filozofun tüm eserlerinde yer alan bu imgenin izini süren Susan Buck Morss ise “Görmenin Diyalektiği” ile felsefi bir yola çıkar; ilahiyat, tarih ve felsefenin kesiştiği noktada ‘Pasajlar’ okuruyla buluşmayı beklemektedir...
Devamı

23 Şubat 2010 Salı

ÖLÜMCÜL HASTALIK UMUTSUZLUK





YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:


Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Sören Kierkegaard /Doğu Batı Yayınları
idefix'ten satın al!


"Bu anlatım biçimi birçok okuyucuya yalın gelebilir; bu biçim tasarlanıp gerçekleştirilemeyecek kadar kuru gelebilir, spekülatif bir kesinliğe sahip olamayacak kadar fazla ayrıntılı görünebilir. Çok mu ayrıntılı bilmiyorum; çok mu kuru zannetmiyorum ve eğer bu biçim gerçekten öyleyse bu bana göre büyük bir eksiklik olurdu.”
Soren Aabye Kierkegaard
Modern Varoluşçuluğun kurucusu olarak nam salan ve buna paralel ironik biçimde soyadı “Mezarlık” anlamına gelen Danimarkalı filozof Soren Aabye Kierkegaard’ın felsefi düşüncesindeki temel kavramların kapsamlı açıklamasını içeren “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” isimli eseri Doğu-Batı Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Modern felsefede başta Heidegger olmak üzere pek çok ismin (Jaspers, Sartre) düşüncesini felsefelerinin temeline yerleştirdiği Kierkegaard’ın bu önemli eseri inanç ve akıl diyalektiğinin bir analizi olarak önümüzde durmakta. Filozofun Aydınlanma’nın akıl anlayışına karşı geliştirdiği bu inanç savunusu tüm eserlerinde hâkim bir tema olarak karşımıza çıkmaktadır. Aydınlanma anlayışının “İnsan Akıldan İbarettir” önermesine karşılık, Kierkegaard Korku’dan, Titreme’den ve İnançtan bahseder. “Yaşamın Akışkanlaştırılması”nı içeren bir felsefedir onunkisi. Etkilerini sonrasında Heidegger, Nietzsche, Jaspers gibi yaşam filozoflarında görebileceğimiz bu felsefi anlayış, dünyanın içerisinde varolanlar olarak bizlerin gündelik hayatta göremediğimiz “Gerçek Gerçekliğin” keşfine odaklanmaktadır. 19.yüzyıl sonlarının hâkim teması olan bu keşif aynı dönemde pek çok düşünürde de karşımıza çıkmaktadır. Aklın arkasındaki istenci arayan Shopenhauer, tarihin arkasındaki biyolojiyi araştıran Darwin, tinin arkasındaki ekonomiyi çözümleyen Marx ve nihayet kurgunun arkasındaki ölümlü varoluşu sorgulayan Kierkegaard. Çok sonraları Martin Heidegger’in “Dünyanın Dünyalanması” olarak tanımlayacağı bu felsefi anlayış varlık imkânlarını araştırmak adına tasarlanmış bir sistemdir. Kierkegaard’ın Varlık eleştirisi de bu noktada başlar. İçine varoluşu katmayan bir inancın olamayacağını savunan Kierkegaard’ın yaşamı akışkanlaştırma düşüncesini, katı kurallarla sabitlenmiş olan ve varlığı göz ardı eden Hıristiyanlık inancını diriltme biçimine dönüştürdüğünü söylemek mümkündür kanımca.
            “Öznellik Hakikattir” şiarından yola çıkan Kierkegaard, aynı zamanda bu hakikate akılla ulaşılamayacağı gerçeğini de belirterek; düşüncesinin temelindeki “Paradoks” kavramını inşa etmiştir. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk eserinde de belirttiği üzere özelde Hıristiyan inancının, genel olarak ise inancın özü paradoksaldır Kierkegaard’a göre. Düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabası olarak tanımlanan inanç, varoluşun da özüdür aynı zamanda. Varlığı ortaya çıkaran inanç ve varoluşu kavramlarla anlatmanın olanaksızlığını vurgulayan Kierkegaard’a göre ölümlü varlıklar olarak bizlerin inancı yakalaması ve dolayısıyla var olması sadece bir “An”dır. Bunun dışında düşünce ve varoluş birleşemez özelliklere sahiptir. Çok sonraları Carl Schmidt’in siyaset felsefesine ve Heidegger’in varlık anlayışına da nüfuz eden Kierkegaard’ın “An”ında, Tanrı yaşamın içine dalar ve birey inancın üzerine sıçramaya cesaret etme kararını vermeye çağrıldığını duyumsar. Böyle bir anda bireyi Mesih’ten ayıran “Tarihsel Zaman” anlamsızlaşır. Bu mesajın hitap ettiği kimse Mesih’le “eşzamanlı” olarak var olur. Filozofun “Magnum Opus” u olarak tanımlanabilecek “Korku ve Titreme” eserinde seçtiği anlatı da bunu özetler niteliktedir. Varlığın özgürlüğü seçtiği anda çatışma ve korkuyu bir arada yaşadığını düşüncesinin temeline yerleştiren Kierkegaard, bu “Ruh Hali”ni İbrahim Peygamber örneği üzerinden anlatmayı seçmiştir. İbrahim Peygamberin oğlunu kurban etme girişiminin içinde varoluşun sonucu olan inancın akıldışı, paradoksal ve anlaşılmaz yanını çok açık biçimde bulabileceğimizi betimler.
            Sonlu ile sonsuzun, zamansal olanla ebedi olanın, tinle maddenin, özgürlükle zorunluluğun bir sentezi olarak insan bu çatışmaların varlığını görmezden gelip, sonlu varlığının içine kapanırsa “Umutsuzluğa Düşer”. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk eserini özetleyen cümle budur kanımca. Varoluşu eserin pek çok yerinde “Kendi olmaya cesaret etmek” biçiminde tanımlayan Kierkegaard, bu cesaretin ortaya çıkmamasını ya da göz ardı edilmesini “Umutsuzluk” olarak tanımlamaktadır. Eserin ilk bölümünü bu durumun tespitine ayıran filozof, 2. Bölümde “Umutsuzluğun Nasıl Sağaltılacağı” konusuna odaklanmaktadır. Birinci bölümde yer alan “Umutsuzluğun Somutlaşma Biçimleri”nden en önemlisi inancın olmayışının yarattığı umutsuzluktur filozofa göre. Ölümü bir son olarak gören Varlık umutsuzluğa düşmeye mahkûmdur, çünkü umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmadığı inancıdır. Ölümü bir son olarak görmeyen ve dirilişe inanan Hıristiyanlığın içindeyse bu umutsuzluğa yer yoktur. Son umudun eksikliği olarak ortaya çıkan umutsuzluk, Kierkegaard’da “Ölümü Ölmek” ile eşanlamlıdır. Varlığın “Varoluş” alanına inanç ile sıçrayabileceğini savunan filozofta asıl umutsuzluk tüm bahsedilenlerin toplamı olan “Kendinden umutsuzluğa düşmek” olarak karşımıza çıkmaktadır. Kierkegaard’ın aynı zamanda en büyük günah olarak da tanımladığı bu durumda, insan kendi olmak için Tanrı’ya bağlanmalıdır. Kendi haline gelemeyen ise hep umutsuz olur. Günahı bir olumsuzluktan ziyade bir “konum” olarak tanımlayan Kierkegaard'da günahın özü tıpkı Sokrates’te olduğu gibi “Bilmemek” olarak karşımıza çıkmaktadır.
            Öne sürdüğü tüm tezler sadece inanç alanına dâhilmiş gibi görülüp teolog damgası vurulan Kierkegaard, düşünce ve inanç arasındaki keskin sınırı çizmesi, varoluşun sadece akılla mümkün olmadığını belirtmesi ve varoluşun ayrılmaz bir parçası olan tinselliği öne çıkarmasıyla önemli bir varoluş filozofu olduğunu da kanıtlamıştır kanımca. Varoluş kavramını ilk kullanan filozof olarak kendinden sonra bu alanda çalışan tüm filozofların düşüncesini miras alması da bunu ispatlar niteliktedir.
Bu zamana kadar bahsedilen Kierkegaard felsefesinin tüm kavramlarını ayrıntılı bir biçimde bulabileceğimiz “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” Türkçe felsefe literatürüne yeni bilgiler eklese de eserin çevirisi bu kavramların tartışılmasını engelleyebilecek bir nitelikte kanımca. Aynı eseri Türkçeye daha önce de Ayrıntı Yayınları bünyesinde çeviren M. Mukadder Yakupoğlu’nun çeviride kullandığı dil ve terminoloji felsefi olarak eserin içerdiği anlamı kısırlaştırmakta ve felsefi anlamda en çok da hatipliği ile tanınan Kierkegaard’a büyük bir haksızlık içermekte. Okumayı ve anlamayı güçleştiren kavramların( gücül, gerekircilik…) montaj tekniğiyle esere iliştirilmesi bir yana, yapılan en büyük hata eserin orijinal ismine sadık kalınmaması olmuş bence. İngilizce ve diğer dillere “Ölümle Sonuçlanacak Hastalık” olarak çevrilen( ki iki başlık arasında mantık olarak çok büyük farklar var) bu önemli eserin Türkçe çevirisinde alt başlığa da yer verilmemesi( Dinsel Canlandırma ve Uyanış için İsevi Ruhbilimsel Bir Anlatı) eserin iletmek istediği asıl mesajı gölgede bırakmaktan başka bir işe yaramamış. Kanımca Kierkegaard üzerine yapılan teolog/filozof tartışmasına girmemek için çıkartılan bu alt başlık, tam da içerdiği anlam ile bu tartışmaları sonlandıracak niteliktedir.
            Bir şeyden umutsuzluğa düşmenin gerçek umutsuzluk sanıldığı çağımızda, asıl umutsuzluğun insanın kendinden umutsuzluğa düşmesi olduğunu kulağımıza fısıldayan Kierkegaard, Modern dünyanın psikoloji, psikoterapi gibi alanlarda çözüm aradığı “Ölümle sonuçlanacak Hastalık umutsuzluğa”  felsefi bir pencereden bakma olanağı sağlamaya devam ediyor.  
Devamı

9 Şubat 2010 Salı

SEVGİLİ OKURUM NERDESİN? / YENİ ŞAFAK KİTAP



Yazının orjinal hali için TIKLAYIN:


“İki türlü Oğuz Atay okuru vardır: 1. “Ah Canım Selim!” duyarlılığına ilgi duyan, kültür ve melodram düşkünü okur; 2. “Bat Dünya bat!” sinizmini seven alaycı okur. Ben 2. takımdanım ve birincilerin Oğuz Atay’dan pek bir şey anladıklarını sanmıyorum”
ORHAN PAMUK / ÖTEKİ RENKLER


Orhan Pamuk’un tanımlamasıyla 2.Türden Oğuz Atay Okurları ve akademisyenler bir ölüm yıldönümü şölene dönüştüren “Ölümünün Otuzuncu Yılında Türk Edebiyatının Oyun / Bozanı Oğuz Atay Sempozyumu “ için 2007 yılında MSGÜ’ de bir araya gelmişti.
Bu önemli ve yokluğu uzun zamandır hissedilen sempozyum, Türkiye’nin her yerinden gelen konuklarla dolup taşmıştı. Sempozyumun sahiplerinden Handan İnci, daha o günlerde, burada konuşulanların bir kitap haline getirileceğini, bu kadar değerli insanın söylediklerinin suya yazılamayacağını konuklara müjdelemişti. Aradan yaklaşık 3 sene geçtikten sonra, nihayet bu önemli eser okuyucuları ile buluştu. Handan İnci ve Elif Türker’in ortaklığında hazırlanan “Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum”, geçtiğimiz ay İletişim Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.
Kitabın yazarlarından Handan İnci, dikkatli Oğuz Atay okurlarına yabancı gelmeyecek bir isim. 80’li yıllardan beri Atay için yaptığı çalışmalarla adından oldukça söz ettiren İletişim Yayınları bünyesinde 2007 yılında bir armağan kitabı da hazırlayan İnci, bu eserinde de 1970’ten günümüze Atay için yazılmış yazıları, kendisi ile yapılan röportajları ve yayınlanmamış yazılarını toplayarak; edebiyat okurları ve tarihçileri için kapsamlı bir çalışmaya imza atmıştı. Kitabın önsözünde; bu armağan kitabı hazırladığı günlerde Atay için bir sempozyum yapılması fikrinin kafasında canlandığını belirten İnci, armağan kitapta yer alamayan yazarlarla, geniş bir okur kitlesini bir araya getirmenin elzem bir iş olduğunun daha o günlerde farkına vardığını anlatıyor. Başlangıçta zor görünen bu kapsamlı sempozyum fikrine, Bilkent Üniversitesi’nin Oğuz Atay için yapmayı planladığı konferans fikri eklenince işler İnci’nin sandığından daha kolay bir hale geliyor:
“Yola çıkarken amacım, Oğuz Atay üzerine dikkat çekici çalışmaları olan eleştirmenleri, ondan etkilenmiş yazarları, Atay’ın genç yorumcularını, Atay’ı tanıma şansına sahip olmuş arkadaşlarını bir araya getirmek ve okurlarına / sevenlerine bir tür “Oğuz Atay Şöleni” yaşatmaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu gerçekleştirmekte fazla da zorlanmadım. Edebiyat çevrelerinde örneği fazla görülmeyecek şekilde sevilmiş, kabul görmüş bir yazar söz konusu olunca, istediğim katkıları rahatlıkla alabilmiştim çünkü.”
Bir sempozyum tutanağı olarak da tanımlanabilecek eserde yer alan yazılar da sempozyumun sırasına göre düzenlenmiş. Bu yazılardan ilkini Oğuz Demiralp tarafından Atay’a yazılan bir mektup oluşturuyor. “Bütün bu sempozyum sana bir mektup olacaktır. Mektubumuz karışık olmakla beraber, ruhumuzun aynasıdır.” Sözleri ile başlayan bu mektup, sempozyumun ve kitabın ruhunu yansıtan tek cümlelik bir özet de aynı zamanda. Kitapta yer alan diğer bir mektup ise Murathan Mungan’a ait. Okurları ile mektuplaşmayı seven, kahramanlarına duygularını açıklamak için mektup yazdıran bir yazara, kitabın başında ve sonunda iki mektupla seslenmek, bir nevi Atay’ı selamlama niteliğinde görünüyor. Bu değerli eserde yer alan diğer bir yazı ise tiyatro dünyasından değerli bir isme ait. Atay’ın tek tiyatro oyunu “Oyunlarla Yaşayanlar” ın ilk kez sahnelenmesinde rolü olan Sevda Şener, Atay tiyatrosu ve romanlarını kaynaştıran bir çözümleme ile okurlarla buluşuyor. Kitabın ikinci bölümü ise daha çok Atay’ın öyküleri üzerine yoğunlaşmakta. Füsun Akatlı, Emre Ayvaz, Nursel Duruel’in yazılarının yer aldığı bu bölüm, romanları ile olduğu kadar öyküleri ile de okurda derin izler bırakan Atay’ın öykü dünyasına girmeyi amaçlıyor. Sadece yazarların Oğuz Atay hakkındaki görüşlerine yer vermekle yetinmeyen eserde, Atay okuru olmanın ayrıcalığı da Sadık Yalsızuçanların başını çektiği okuma deneyimlerinin anlatıldığı bölümde pekiştiriliyor. Bu bölüm Oğuz Atay okurlarının kendinden de çok şey bulabileceği, “Ben de okurken bunu hissetmiştim” duygusunu yaşatan yazılardan oluşmakta. Atay’ın hayatına bir yerlerden değmiş, ona “Yol Arkadaşlığı” etmiş yazarların düşüncelerinin paylaşıldığı “Oğuz Atay’ı Tanımak” isimli bölümde yer alanlar ise Atay okuruna yabancı gelmeyecek türden. Atay’ın en yakın dostlarından Cevat Çapan, Halit Refiğ ve Selim İleri’nin tanıklıklarına ayrılan bu bölümde en dikkat çeken yazı ise “Tutunamayanlar”’ın yılan hikayesine dönen basılma macerasını anlatan Hayati Asılyazıcı’ya ait. Murat Belge, Fatih Özgüven ve Elif Şafak’ın da değerli yazılarının bulunduğu kitabın EK bölümü ise bir eksikliği giderme niyetinde. Oğuz Atay’ı anlatmak bir konferansa yada iki günlük bir panele sığmayacağı için kitaba eklenen bu bölüm bir arşiv niteliğinde okuyucuları ile buluşuyor. Bu bölümde ise “Tutunamayanlar büyük bir şiirdir” diyen Haydar Ergülen’den, “Oğuz Atay Fenomeni”ni anlatmayı seçen Küçük İskender’e; “Mâdûnların Yazarı”nı anlatan Ahmet Oktay’dan, Atay’ın Nursel Duruel ile ‘74 yılında yaptığı ve bugüne kadar gün yüzüne çıkmayan röportajı yer almakta.
Kitabın tümüne bakıldığında ise; Çağdaş Türk Edebiyatının hiciv ustası, İroni sanatının mühendisi Oğuz Atay hakkında bugüne kadar yazıp çizmiş, bir yandan da ona yol arkadaşlığı etmiş önemli isimlerin ona ithafen yazdığı mektupların bir sandığı var elimizde sanki.
Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamamış, ancak ölümünden sonra baskılarına yayınevlerinin bile yetişemediği bu büyük yazarın hayatı ve yazdıkları, bu kez başkalarının sözcükleri ile,sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor dercesine, önümüzde duruyor. “Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar’a bile Tutunamayan gene de o Oyunlarla Yaşayan, Geleceği Elinden Alınmış Beyaz Mantolu Adam…”Oğuz Atay kimdir sorusunun cevabını yıllar önce Enis Batur böyle vermişti. Ömrünün son yedi yılına yedi kitap sığdıran, bu kitaplarda sadece tek bir şeyi “insanı” anlatmaya çalışan ve bu zor uğraşı hakkını vererek yerine getirebilen nadir ve eşine az rastlanır derecede nahif yazarlarımızdan birisidir Oğuz Atay. Kendisi ve yazını ile ilgili yapılan tanımlamalara, post-modernist açılımlara her zaman karşı koyan, “Öteki ben senin babandır” diyecek kadar bu tanımlamalara sinirlenen Atay, romanda yenilik yaptığını düşünenlere de aynı minvalde muzırca bir gülüşle cevap verir;
“40-50 sayfa noktalama işaretsiz yazınca,romanda yenilik oluyor. Yaptım, oldu… gerçekten!”

Elif Şafak’ın kitapta yer alan yazısında gayet yerinde tanımladığı, “Bir Gen Gibi Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Oğuz Atay Sevgisi”ni ve bu sevginin sebeplerini de “Oğuz Atay İçin” isimli eserde bulmak mümkün görünüyor.“Bu dil konuşuldukça, Oğuz Atay hep okunacak” diyen İnci’ye göre Atay, kendi okurunu bulan ve yetiştiren bir yazar: “Oğuz Atay`ın okuru her zaman olacaktır. Bu topraklarda yaşadıkça ve bu dili konuştukça… Bu insanların meselelerine ve bizim yaşama biçimimize çok derinden dokunduğu için, hep onun eserlerinin içinden geçeceğiz ve her zaman onu okuyacağız.”
Demiryolu hikayecileri isimli kısa öyküsünün sonunda “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye soran Atay’a bir cevap niteliğindeki bu değerli eser, yüzeysel Oğuz Atay incelemelerinin yada Tutunamayan özentisi yazıların da önünü kesecek nitelikte kanımca. Gerçek Okurların da artık burada Oğuz Atay, bir sen yoksun!
Devamı

26 Ocak 2010 Salı

BİR TECESSÜS OLARAK TARİHSEL SOSYOLOJİ





YAZININ ORJİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

Tarihsel Sosyoloji

Elisabeth Özdalga / Doğu Batı Yayınları
idefix'ten satın al!

Tarihsel sosyoloji, geçmiş ile bugün arasındaki ilişkiye evrensel gelişim şemaları giydirmeye çalışma meselesi değildir. Yalnızca bugüne bir tarihsel arka plan tanıtma meselesi de değildir. Bir yandan kişisel faaliyetler, diğer yandansa toplumsal örgütlenme arasında, zaman içinde bilinçli bir biçimde inşa edilmiş olan ilişkiyi anlamaya dönük bir çabadır. Tarihsel sosyoloji, sürekliliğe sahip olan bu inşa sürecini toplumsal çözümlemenin odak noktası haline getirir." 
PHILIP ABRAHAMS - HISTORICAL SOCIOLOGY 


90’lı yıllardan itibaren ülkemizde de etkisi hızla yayılan disiplinlerarasılık meselesinin odak noktalarından biri olan Tarihsel Sosyolojiyi konunun mimarlarından Philip Abrahams böyle tanımlıyor. “Ne tarih ne sosyoloji ya da hem tarih hem sosyoloji” olarak tanımlayabileceğimiz bu yaklaşımın kaynak kitaplarından birisi olan Elisabeth Özdalga’nın “Tarihsel Sosyoloji” isimli eseri Doğu- Batı yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.

1946 Göteborg (İsveç) doğumlu olan Özdalga, Göteborg Üniversitesi'nde sosyoloji öğrenimi gördü, doktorasını da orada yaptı. 1983'ten beri ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Özdalga’nın öğrencilerine verdiği bir dönem ödevi ile başlayan bu çalışma, Türkiye’de yapılan basılı ilk atölye çalışması olarak önümüzde duruyor. Türk bilim insanları ile mülakatlar fikrinden beslenen çalışma, içindekiler aracılığıyla da tarih ve sosyoloji arasında ortak bir tasavvurun yerleşmesine yardımcı oluyor aynı zamanda.

Tarihsel Sosyolojinin bilimsel literatürde bir tasavvur oluşu ve mirasının sürekli canlı oluşu fikrinden yola çıkan Elisabeth Özdalga’nın bu kaynak çalışmasının önsözü dört ana bölümden oluşmakta. Önsözün ilk bölümünü disiplinlerarası her alanda mevcut bulunan tanımlama eksikliğine ayıran Özdalga, bu bölümde tarihsel sosyolojiye ve bu bütünü meydana getiren tarih ve sosyoloji disiplinlerinin bilimsel literatürdeki tanımlamalarına yoğunlaşmakta.

“Hem tarih hem de sosyoloji disiplinlerinin araştırma alanları toplumlar ve toplumları oluşturan bireylerdir. Bu iki disiplin arasındaki klasik ayrım, tarihin somut olaylardan oluşan uzun ya da kısa zincirleri incelediği, sosyolojinin ise yapılar ve değişim üzerine genel, kuramsal açıklamalar ürettiği fikrine dayanır” diyen Özdalga, bir sonraki bölümde ise bu disiplinin gelişim evrelerini ve bu alandaki önemli isimlerin katkılarını anarak okuyucuya rehber notlar sunuyor. Tarihsel sosyoloji alanındaki önemli isimlerden; Philip Abrahams, Peter Burke gibi bilim insanlarının çalışmalarına ayrılan bu bölüm, sosyoloji ve tarih alanı ile ilgilenenlerin vazgeçemeyeceği bir kaynak oluşturmakta. Bilimsel literatürde sürekli bir problem olarak tanımlanan “Tasavvur Olma” fikri ise önsözün ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı olarak incelenmekte. Son bölümde ise tarihsel sosyoloji alanında yapılan çalışmaların dökümüne yoğunlaşan Özdalga, bu biyografik bölümde literatüre hatırı sayılır katkılarda bulunan; C. Wright Mills, Elias Canetti ve Marshall Hodgson isimlerinin eleştirel bakışlarına yer vererek tarihsel sosyoloji hakkında herkesin aynı düşünmediğinden ve bu durumun da bu disiplini bir tasavvur olma fikrine yaklaştırdığından bahsetmekte.

Kitabın ikinci bölümü olarak tanımlayabileceğimiz “Türk Bilim İnsanı ile Mülakatlar” kısmı ise; bu zamana kadar popüler olmadıklarından isimlerini pek duymadığımız ama yaptıkları çalışmalarla bu disipline önemli katkıları olan kişilerle yapılan röportajlara ayrılmış. Bunlardan ilkini kendine özgü disiplinlerarası bakış açısı ile “Osmanlı Uçurumu” nun içine bakmaya cesaret etmiş ve baktığını anlama ihtiyacı ile çok değerli çalışmalara imza atmış Mehmet Genç ile yapılan mülakat oluşturmakta. Osmanlı örneği üzerinden tarih, sosyoloji ve iktisat alanlarına disiplinlerarası bir bakışla yaklaşan Genç’in röportajda yer alan açıklamaları, özellikle Osmanlı iktisat tarihi ile ilgilenenler için ayrıntılı bilgiler içermekte. Kuramın masa başında değil, sorunun tam da yanı başında yapılacak çalışmalarla yaratılabileceğinin bir örneği olarak Mehmet Genç’in eseri ve metodolojisi kitapta yer alan diğer isimlerin seçim nedenlerine de bir gönderme yapmakta kanımca.

“Tarihsel sosyoloji eşitsiz ve bileşik gelişim sürecinin kuramsallaştırılması girişimidir” diyen İstanbul Üniversitesi Sosyoloji kürsüsü öğretim üyesi Fethi Açıkel ile yapılan söyleşiye ayrılan ikinci bölüm, Açıkel’in tanımlaması ile “Geçmişe ne kadar bağlıyız?” sorusunun tarihsel sosyoloji ve modernizm ile ilişkisine ayrılmakta. Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Oktay Özel ile yapılan “Tarihçi Gözüyle Türkiye'de Tarihsel Sosyoloji” mülakatı, tarihsel sosyolojinin sosyal bilimler bağlamında Türkiye'de ve dünyadaki yerini inceleyen Ferdan Ergut mülakatı Özdalga’nın öğrencilerinin yaptığı diğer röportajlar arasında yer almakta. Sosyoloji disiplini denilince ilk akla gelen ve “Gündelik Hayatın Sosyolojisi” alanındaki görüşleri ile de adından oldukça söz ettiren Şerif Mardin röportajı ise kitabın son mülakatı olarak okuyucularını beklemekte. Mardin’in kısa bir özgeçmişine yer verilen bu bölümde, Türk modernleşmesi üzerine yaptığı çalışmalarla literatüre önemli katkılarda bulunan Mardin’in bu çalışmaları yaparken kullandığı tarihsel sosyoloji yönteminin avantajları ve sıkıntıları üzerinde durulmakta. Tarihsel sosyolojiyi bir tasavvur olarak gören ve bu disiplini bir başlangıç noktası değil, aksine araştırma sahasındaki bir tecessüs olarak tanımlayan Mardin’e göre tarihsel sosyoloji için “Böyle bir disiplin var, çalışmalarıma oradan başlayayım” demek mümkün değil. Bu yüzden de “Tarihsel sosyolojinin bir disiplini yok, sadece yapmanın stilleri var”

Bu cümlesiyle Kitabın amaçladığı yaklaşımın bir cümlelik özetini veren Şerif Mardin, eserde yer alan diğer araştırmacıların da sözcülüğünü yapıyor aynı zamanda. Tarihsel sosyoloji stillerinin birden çok olduğunun ve her araştırmacının bunlardan bir veya birkaçını kullanarak hatırı sayılır sonuçlara ulaşabileceğinin ispatı olan bu yapıt, kendisi de tarihsel-sosyolojik bir bakıştan beslenmekte. Tarih ve sosyoloji alanlarında çalışan akademisyenlere ve bu konuya merak duyan okuyuculara geniş bir konu ve perspektif yelpazesi sunan Elisabeth Özdalga’nın Tarihsel Sosyoloji isimli eseri, disiplinlerarasılık meselesine bakışta Türkiye'de var olan önemli bir boşluğu da doldurma niyeti ile okuyucularını bekliyor. 
Devamı

21 Aralık 2009 Pazartesi

“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”



YAZININ ORJİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

Wittgenstein ve Dilin Sınırları
Pierre Hadot / Doğu Batı Yayınları
idefix'ten satın al!

"Felsefenin amacı düşüncelerin mantıken aydınlatılmasıdır. Felsefe bir öğretim değil, bir etkinliktir. Felsefi bir eser o halde aslen "açımlamalardan" oluşur. Felsefenin neticesi, “felsefi önermeler” değil, önermelerin aydınlatılmasıdır. Felsefe başka türlü bulanık ve karmaşık olacak düşünceleri açık kılmalı ve kesinlik ile sınırlamalıdır."
LUDWIG WITTGENSTEIN


     Fransız felsefeci ve Antik Felsefe uzmanı Pierre Hadot’un “Wittgenstein ve Dilin Sınırları” isimli çalışması ünlü filozof Wittgenstein’ın önermelerinin aydınlatılmasına ayrılmış kapsamlı bir çalışma olarak geçtiğimiz aylarda Doğu- Batı yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.
     Türkçe felsefe literatüründe  uzunca bir zamandır eksikliği hissedilen “Wittgenstein ve Dilin Sınırları”, yazarı Hadot’un  akademik anlamda Wittgenstein’ı keşfiyle başlıyor: Antik Felsefe ile ilgili çalışmalarını yürütmek üzere görevlendirildiği CNRS’de iken çalışmaları için yabancı felsefi dergileri inceleyen Hadot, literatürde Wittgenstein hakkında en kapsamlı çalışmalar olarak bilinen E.Wasmuth’un “Tractatus’ta Sessizlik ve Gizem” makalesi ile R. Freundlich’in “Wittgenstein’da Mantık ve Gizem” isimli makaleleri ile karşılaşıyor. Bu iki önemli makaleyi okuyan Hadot, kelimenin tam anlamıyla büyüleniyor. Bu şaşkınlığın en önemli sebebi, Wittgenstein’ın Tractatus isimli eseri  40 yıl önce yayınlanmasına rağmen, ne kitabın ne de yazarının Fransa’da henüz tanınmıyor oluşudur.  Bu makaleler aracılığı ile kendisi de kısmi bir aydınlanma yaşayan Hadot, bu konuyu o zamanlar tüm felsefi tartışmaların yapıldığı Jean Wahl’ın başında  olduğu Felsefe Collége’a taşır. Burada kısa süreli bir bilgi alışverişinden sonra, Hadot, Wittgenstein’ı Fransa’ya tanıtan meşhur konferansını verir: “Wittgenstein’ın Tractatus Logico- Philosophicus’u Açısından Dilin Sınırları Üzerine Düşünceler”. Büyük yankı uyandıran bu konferansın ardından, felsefi çevreler Hadot’dan kendindeki Wittgenstein’ı anlatan bir makale yazmasını isterler. Bu noktadan sonra,  filozofun Tractatus ve Felsefi Soruşturmalar kitabı üzerine yoğunlaşan yazar, “Wittgenstein’ın Dil Oyunları” üzerine bir çalışma yayınlar. Kitabın içinde ayrı bölümler halinde sunulan bu makaleler, hem Pierre Hadot’un  Wittgenstein’ı  keşif sürecini anlamak açısından aydınlatıcı, hem de Wittgenstein felsefesinde anahtar kavramlara ulaşmak isteyen Türk okuyucusuna yardımcı rehber notlar içermekte.
      Bu kavramlardan en önemlisini, Hadot’un kitabın yeni baskısında tekrar gözden geçirdiği ve günümüzde hala etkisini kaybetmeyen, “Gizem” kavramı oluşturur. Wittgenstein felsefesinde “İfade edilemeyenin, dile sığmayanın” karşılığı olarak kullanılan “Gizem”,  aynı zamanda Wittgenstein’ın  felsefi kavramsallaştırmalarının da temelini oluşturur. Tractatus’ta, “Her halde dile getirilemeyen vardır, kendini gösterir, işte bu gizemdir” cümlesiyle özetlenen bu kavram sanılanın aksine teolojik bir içerik taşımamaktadır Hadot’a göre. Yazar tarafından daha çok  duygusal bir durum olarak tanımlanan Gizem, aynı zamanda bir yaşam filozofu olan Wittgenstein’ın “Erfahrung(deneyim)- Erlebnis(yaşam)” ayrımında durduğu yeri de tanımlar niteliktedir kanımca. Öte yandan Wittgenstein’ın yaşadığı dönemde oldukça rağbet gören Bilimselciliğin bir serap olduğunu ifşa etmek amacıyla oluşturduğu Gizem kavramı, bilimselcilerin aksine Dünyanın nasıl olduğuyla değil, dünyanın yalnızca varolması olgusuyla ilgilenir. Felsefesinde bir bütün olarak olgularla değil, yalnızca  varolanlarla ilgilenen Wittgenstein’a göre, önemli olan olgular ya da önermeler değil, bunları okuyan okuyucunun sonunda bunların saçma olduğunun farkına varmasıdır.

        Konuşulan ve konuşulamayan ayrımını felsefesinin temeline yerleştiren ve bu yolla aynı zamanda düşünceye de sınırlar getiren (düşünülebilen-düşünülemeyen),  Wittgenstein’ın bu eşsiz temellendirmeyi önermeler aracılığı ile yaptığı, Tractatus, “Dil içinde ifade edilebileni, dil yoluyla ifade edemeyiz”in de açıklamasıdır Pierre Hadot’a göre. Bu durumu:
"Dilin esrarı olarak adlandırılması gereken şeyi, dünyanın esrarına özdeş olan şeyi hiç kimse asla bu kadar açık ve derin biçimde ifade etmemiştir. Bu formül Wittgenstein’ın mantıki sembolizmine olduğu kadar, mistisizmine de egemendir. Kuşkusuz dil içindeyizdir, bu durum aşılamaz. Ama tam da bu aşılamaz durum içindedir ki aşkın bize kendisini gösterir.”diye özetleyen yazar,bu durumu kitabın bir çok bölümünde Wittgenstein’ın önermeleri ile de destekler.

       Dil felsefesinin en önemli filozoflarından biri olan Wittgenstein’ın temelde yaptığı eleştirilerin tümünün dile yönelik olması filozofun yönteminin en önemli kısmını oluşturur. Sanılanın aksine bu bir çelişki değil, aksine filozofun tutarlılığının en önemli göstergesidir kanımca. Dile getirilemez olanı dil ile ifade etmek… Kıta Avrupası felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan Wittgenstein’ın onu bu üne kavuşturan eseri Tractatus Logico-Philosophicus da, bu yöntemin uygulamalı bir örneğini okuyucuya sunmaktadır. Dil içinde ifade edilemeyeni, dil aracılığı ile ifade etmenin sonucu olan bu büyük eserin sahibi, felsefi terminolojisinde varolan tuzakların en büyüğünü bu yapıtta okuyucusuna kurmuştur. kitabın daha en başında okuyucuyu büyük ve önemli bir açıklama beklemektedir:

      “Kitabım felsefe sorunlarını ele alıyor ve –sanıyorum- gösteriyor ki, bu sorunların soru olarak ortaya çıkmaları, dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayanır. Kitabın bütün anlamı şuna benzer bir sözde toplanabilir: Söylenebilir ne varsa, açıkça söylenebilir; üzerinde konuşulamayan konusunda da susmalı….Burada bildirilen düşüncelerin doğruluğu bana sorgu sual edilemez ve kesinkes görünüyor. Böylece şu kanıdayım ki, sorunları özlerinde sonuna dek çözdüm”

        Başlangıçta oldukça iddialı görünen bu cümlelerin yazarı, kendinin de ötesine geçerek,  kitabın sonuna gelen okuyucuya dünyayı doğru görebilmesi için, tüm okuduklarını unutması gerektiğini bildiren meşhur önermesini yapar:

      “Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki, beni anlayan sonunda bunların saçma olduklarını görür -onlarla-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Sanki üstüne çıktıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)
         Bu tümceleri aşması gerekir, o zaman dünyayı doğru görür.(6.54)”

      Türkçe felsefe literatüründe önemli bir yer edinecek olan ve Wittgenstein okuyucusu için rehber notlar içeren “Wittgenstein ve Dilin Sınırları”, çeviride de büyük bir eksikliği gideren, Murat Erşen’in akıcı ve saplantısız Türkçe’si ile okuyucularını  bekliyor.

Devamı

30 Kasım 2009 Pazartesi

MODERN DÜNYANIN HİKAYE ANLATICILARI






YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

KELİMELER ŞEHRİ

ALBERTO MANGUEL/ YAPI KREDİ YAYINLARI

idefix'ten satın al!
"Niçin kimliğin tanımlarını kelimelerde arıyoruz ve böylesi bir arayışta hikaye anlatıcısının rolü nedir? Dil, dünya tahayyülümüzü ne şekilde belirliyor, sınırlandırıyor ya da genişletiyor? Anlattığımız hikayeler kendimizi ve başkalarını algılayışımıza nasıl yardımcı oluyor? Böylesi hikayeler, bütün bir topluma, doğru ya da yanlış, bir kimlik ödünç verebilir mi? Son olarak, hikayelerin bizi ve içinde yaşadığımız dünyayı değiştirmesi mümkün müdür?”

Modern edebiyatın söz ustalarından biri olan Alberto Manguel, bu ustalığın son ürünü olan “Kelimeler Şehri”nin önsözüne bu sorularla başlıyor ve yapıt içinde bu soruların hepsini birer düğümü çözer gibi aydınlığa kavuşturuyor. Dünya edebiyatına Walter Benjamin’den miras kalan “Hikaye Anlatıcısı” kavramının yıllar sonra ete kemiğe bürünmüş bir halde karşımıza çıkması olarak yorumlayabiliriz Manguel’in eserini. Bu kendi küçük ama söylemi büyük eserin girişine çağımızın en can alıcı sorularından birini sorarak başlıyor Manguel. NEDEN BİR ARADAYIZ? Ve niyetini okura önceden fısıldayan El-Cahiz’den devraldığı büyülü bir sesle devam ediyor:

“ Bu soruyu her yönüyle parça parça, bağımsız bölümler halinde ele alacağım, çünkü bir bilgi alanından diğerine geçiş okuma keyfini ve şevkini körükler. Kitabımın bölümlerini kesintisiz bir metin olarak ve her seferinde seçtiğim konuyu tüketerek yazmaya kalkışsaydım, şüphesiz daha bütünlüklü, daha ayrıntılı ve daha soylu bir hal alacaklardı. Ancak ben uzun metinlerden korkarım ve sen, okur, gelişigüzel birkaç detayla bütünü kavrayacak ve başlangıcı öğrenerek sonu bilecek kadar saygın ve muktedirsin.” El_ Cahiz, Kitabü’l- Hayavan, IX. yüzyıl. 

Bu bütünlüklü ve yüzyıllar öncesinden Manguel’in devraldığı niyet, yazarın eserinde tam da anlatmak istediği noktayı özetliyor. Bir edebiyat eserinin sadece edebiyat içinde değerlendirilemeyeceğini öngören yazar, bu niyetini insanlığın ortak kültürel mirası olarak sayabileceğimiz eserlerle örnekliyor Kelimeler Şehri’nde.

Dil Varlığın Evidir şiarından yola çıkan eserde ilk durağımızı Antik Yunan’dan günümüze gelen en büyük lanet olarak yorumlayabileceğimiz, Kassandra’nın Sesi oluşturuyor. Apollon’un hiç kimsenin ona inanmaması koşuluyla kehanet yeteneği bahşettiği Yunanlı Rahibe Kassandra, şimdi de çağımızın yazarları olarak karşımıza çıkmakta Manguel’e göre. Bu tezini edebiyat dünyasında büyük çelişkilerin adamı olarak ünlenen Katolikliği kabul eden, Prusyalı bir Yahudi ve Rus devriminin ilkelerine karşı çıkan Radikal bir Sosyalist olan Alfred Döblin ile desteklemeyi seçen Manguel, dilin başkalarını sevme biçimi olduğunu da Döblin’in eserleri altında yorumluyor aynı zamanda.

Yüzyıllar önce yazılmış olan bir eserin günümüz sorunlarına çare olabileceğinin göstergelerini arayan Manguel’in karşısına çıkan Gılgamış Tabletleri okurun Kelimeler Şehri’ndeki ikinci durağını oluşturuyor. Edebiyat tarihinin ilk “kitap içinde kitap” örneği olan Sümer edebiyatının temsilcisi olan Gılgamış Destanı’nı, çağımızın tüm tartışmalarında sözü geçen “öteki” kavramsallaştırmasının da ilk yapıldığı eser olarak yorumluyor Manguel. Bu zamana kadar Gılgamış destanını ilk kez bu kadar farklı bir okumaya tabi tutan Manguel ekliyor, “Bütün hikayeler burada başlar”.

Ortak bir dil olgusunu nasıl yaratabiliriz sorusunu ilk sorduğumuzda karşımıza çıkan hikaye Babil Efsanesidir. Dilin ayrışması olgusunu da  ilk olarak irdeleyen bu efsane, Manguel’in “Neden bir aradayız ve nasıl bir arada kalabiliriz? Sorusuna da kaynaklık oluşturuyor. Modern dünyada Dilin Ötekileşmesi olarak yorumlayabileceğimiz sorunsalı bu efsane üzerinden yorumlayan yazar ekliyor, bir arada yaşamamızın koşulu Babil’in Lanetini çok dilliliğin lütfuna çevirebilmekte yatıyor. 

Tüm okumalar birer yorumdur ve her okumanın açığa vurdukları okurun koşullarına bağlıdır diyen Manguel, edebiyat eleştirmenlerinin çağımızda en çok üzerinde çalıştıkları bu hermeneutik meseleyi eserinin “Don Quijote’nin Kitapları” isimli bölümünde irdeliyor.

Felsefe, siyaset ve sosyoloji alanlarının ortak sorunsalı Neden bir aradayız? Ortak bir dil mümkün mü? Dil ve yabancılaşma, Kültür endüstrisi, Yazar kimdir? Gibi problemlere Edebiyat penceresinden yanıt veren Manguel, bu yolla edebiyatın sadece bir yazara ait olan cümleler toplamı olmadığını da gösteriyor aynı zamanda. Böyle bir söz ustalığı ve usta bir kütüphaneciliğin sahibi olan Alberto Manguel’in en önemli hocalarından birinin de evrenin kütüphanecisi olarak ün salmış olan büyük yazar Jorge Louis Borges olduğunu eklemekte fayda var. Kelimeler Şehri, edebiyat dünyasında Borges’in mirasçısı olarak ünlenen Manguel’in bu mirasa tüm benliğiyle layık olduğunun en güzel örneği kanımca. 1948 Buenos Aires doğumlu olan yazar, son yirmi yıldır Türkçe’ye çevrilmekte.  
Devamı

17 Kasım 2009 Salı

Hidayete Ermemiş Bir Agnostik / Hans Georg Gadamer



YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

HAKİKAT VE YÖNTEM

HANS GEORG GADAMER/ PARADİGMA YAYINLARI

idefix'ten satın al!
“Hermeneutiğin ruhu, ötekinin de haklı olabilme imkânıdır. Kendini bil, Tanrı olmadığını bil anlamına gelir. Felsefe kişinin kendi cehaletini kabulüyle başlar ve biter.”                                                                                                                                                     “Bu kitabın açtığı uzun yolu kat etmek isteyen kişinin derin bir nefes alması ve çok sayıda engeli aşması gerekir. O gerçek bir şaheser, Hermeneutiğin Summa’sı, fakat aynı zamanda kontrol edilemez olanın, yani insanın sonluluğunun / sınırlılığının da şaheseridir.” Jean Grondin’in bahsettiği bu yapıt, Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’inden başkası değildir.
 “Hakikat ve Yöntem”... Başlığı kadar içeriği de İddialı olan bu eser, Gadamer’in felsefi terminolojide Magnum  Opus’u olarak görülmektedir. Felsefi Hermeneutiğin (Yorum Bilgisi) başlangıcı sayılan Gadamer, bu büyük eserde sadece felsefenin değil, dünyada bulunan varlıklar olarak bizlerin en temel sorusunu soruyor: “Anlama Nasıl Olanaklıdır?” Bu soruya giden yolda Gadamer’in önüne çıkan zorluklar, aynı zamanda eserin de başlığını oluşturuyor. “Hakikat mi, Yöntem mi?” Bu çetrefil sorunun cevabını, daha yapıtın başlarında hemen veriyor filozof; “Ne Hakikat ne de Yöntem.” Diğer bir deyişle, kesin bir hakikat veya ona ulaşmayı garanti eden bir yöntem arayanlar, mutlaka hayal kırıklığına uğrarlar. Çünkü anlama ve sonucu olarak ulaşılan hakikat asla bir yönteme dayandırılamaz. Belirli bir yöntemle hakikate ulaşılabileceğini sanmak, modern dünyanın ve pozitivizmin yanılgısından başka bir şey değildir Gadamer’e göre. Dolayısıyla filozofun seçtiği bu başlık, aynı zamanda onun provakatif argümanını da oluşturmaktadır. Aynı durumu diğer bir alman filozof olan Martin Heidegger’in “Varlık ve Zaman” isimli eserinde görmemiz ise sadece bir tesadüf değildir. Yöntemini Heidegger’in doktora öğrencisi olduğu dönemlerde oluşturan Gadamer, hocasının felsefi yönteminin bir devamı ve geliştiricisi olarak da görülebilir. Heidegger’in “Dasein” üzerine olan yorumlarını ve yöntemini Hermeneutik alana uygulayan ve bu yolla Felsefi Hermeneutiğin başlangıcını oluşturan Gadamer’e göre, her Hermeneutik inceleme aynı zamanda bir Varlık incelemesidir. Çünkü anlama Yorumcunun-Varlığın durduğu noktadan başlar.
          Gadamer’in Hermeneutik tarihini yapı-söküme uğrattığı nokta tam da burasıdır. Kendisinden önce gelen Schleiermacher ve Dilthey’ın tersine metnin anlamının okuyucu tarafından belirlendiğini söyleyen Gadamer’e göre, “Daima metnin anlamı yazarın niyetini aşar.” Gadamer’den önce Hermeneutik geleneğin metne yaklaşımı hep yazar merkezli olmuştur. Hatta Hermeneutiği özel bir alandan (teoloji, hukuk) çıkarıp evrenselleştiren Schleiermacher bile bir metni yorumlamak için okuyucunun kültürel bilincinin yazarın bilincine erişmesi gerektiğini savunmuştur. Gadamer ise bunların tersine, anlamanın aynı zamanda yorumlamak olduğunu savunmuş ve Dasein’a (Varlık’a) bağlı yorum olmaksızın dünyanın tecrübe edilemeyeceğini saptamıştır. Dasein’a bu anlama-yorumlama esnasında eşlik edecek olan kavramlar ise oldukça şaşırtıcıdır. Aydınlanmanın ve Modernitenin kötülediği Ön-yargı ve Gelenek kavramları Gadamer’de olumsal bir içeriğe bürünür. Filozofa göre, anlamanın ön-koşulu olan Önyargılarımız ve anlamamıza imkân veren Gelenek olmaksızın içinde bulunduğumuz dünyayı yorumlamak mümkün değildir. Sonuç olarak anlama, Dasein’ın İçinde - Yaşadığı - Dünya - İle tecrübe ettiği Varoluşsal bir eylemdir ve bu eylemi gerçekleştirirken nesnel olmayı öne sürmek, Pozitivist bir kuruntudan başka bir şey değildir.  
            Beşeri Bilimlerin nesnellik iddialarının ayyuka çıktığı çağımızda, bu durumu tersten okumayı özendiren bu büyük felsefi yapıt, Hüsamettin Arslan ve İsmail Yavuzcan’ın ortak ve değerli çabası doğrultusunda Paradigma yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Konu yorum ve anlam olunca tercüme faaliyeti de daha çok önem kazanıyor kanımca. Hermeneutik bir eylem olarak tanımlayabileceğimiz tercüme, bu eserde Türk okuyucusuna birçok kavramı temellendirme noktasında da bir başvuru kaynağı oluşturuyor. Ancak, tercüme esnasında bazı kavramların orijinaline sadık kalınmasının o kavramları çevirmekten daha anlamlı ve anlaşılır bir durum olmasını bu eserin çevirisinde de görmekteyiz. Yazı boyunca Hermeneutik olarak kullandığım ve evrensel metinlerin çoğunda bu haliyle karşımıza çıkan terimi, kitabın çevirmenleri Hermenöytik olarak karşılamayı seçmişler. Bu durum okuma ve anlama zorluğundan başka bir şey yaratmıyor kanımca. Bu durumun kitabın baskıya hazırlanan diğer ciltlerinde değiştirilmesi, konusu anlama ve yorumlama olan bir eseri büyük bir çıkmazdan kurtaracak ve okuyucuya yapıta daha fazla nüfuz edebilme şansı verecektir. 
Devamı

23 Ekim 2009 Cuma

KARA KARA DÜŞÜNDÜREN MELANKOLİ






YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

MELANKOLİ
HELENE PRİGENT/ YAPI KREDİ YAYINLARI
idefix'ten satın al!

"Bugün melankoli sözcüğünü de içeren bunalım, her dönemin üstüne bir taş eklediği, iki bin yıldan daha yaşlı, eski bir anıtın yüzeyindeki pastan başka bir şey değil aslında. Melankoli denen ve sözcüğün direnciyle ortaya çıkan şey, yalnızca sözcüğün tarihinin ve zaman içinde birbiri ardına kazandığı anlamların aydınlatabileceği karmaşık bir gerçekliği açığa vurur."

Héléne Prigent’ in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan "Melankoli- Bunalımın Başkalaşımları" isimli kitabı melankoli sözcüğünün içerdiği anlam kadar karmaşık ve bir o kadar da anlamlı bu cümleyle okuyucuya merhaba diyor.Melankoli üzerine bu zamana kadar Türkçede hazırlanmış en kapsamlı çalışmalardan biri olan bu kitap, melankoli sözcüğünün arkeolojisini de içinde barındıran kültürel bir ürün aynı zamanda.

Bu tarihsellik içindeki ilk durak melankoli sözcüğünün de ilk kullanıldığı yer olan Antik Yunan olarak karşımıza çıkmakta. Varlık anlayışının da derli toplu bir biçimde ilk olarak ortaya çıktığı yer olan Antik Yunanda Melankholia olarak ortaya çıkan sözcüğün sözlük anlamının kara safra olduğunu öğreniyoruz Prigent’in çalışmasından. Kara safra olarak tanımlanan ve vücutta olduğu varsayılan maddenin insana acı veren bir özelliği olduğuna inanan Yunanlılar bu maddenin vücutta fazla bulunması durumunu ise melankoli hastalığı olarak betimlemişlerdir. Dolayısıyla İnsan vücudu üzerine çalışmaların ilk yapıldığı dönemlerde melankoli de vücudun salgıladığı bir maddenin tepkimesi olarak ortaya çıkan bir hastalık olarak yorumlanır olmuş Antik Yunan ve Roma topraklarında. Melankolinin hastalık olarak görülmekten çıkması içinse Hıristiyanlığı beklemek gerekecektir. Burada ise acedia olarak karşımıza çıkan sözcüğün anlamı Antik Yunan’dakine yakın biçimde önemsemezlik ve acı olarak karşımıza çıkmakta. İki dönem arasındaki farklardan biri ise Yunanlıların bir hastalık olarak betimledikleri melankolik duruma, Hıristiyanların iblisin işi gözüyle bakmalarıdır. Bunun yanında Antik melankolide imgelem dehaya yol açarken, Hıristiyanlıkta insanı günaha sürüklediğine inanılmaktadır. Dolayısıyla kutsal kitaplarda iyi bir keşişin bu iblisten (öğle iblisi de denir) kesinlikle uzak durması gerektiği öğütlenmektedir. İki dönem arasındaki bu kadar farlılığa rağmen değişmeyen tek şey tanımlamalar farklı olsa da melankolik durumun nereden kaynaklandığına dair yüzyıllar boyunca bir sebep gösterilmemiş olmasıdır. Bu durumu üstlenecek olan ise Ortaçağ düşüncesi olacaktır. Bu dönemde Hıristiyanlığın Acedia’sı tüm ruhsal özelliklerinden arınıp, bir tembellik durumuna dönüşürken, Antik Yunan’ın melankolisi ise Satürn ve şeytanın işbirliği olarak tanımlanıp, korkunç bir uğursuzluk olarak damgalanır. Melankoliye hak edilen itibarının iadesi için ise bireyin her şeyin üstünde tutulduğu Rönesans dönemini beklemek gerekecektir. İnsanı her şeyin temeli olarak gören bu yaklaşımda melankoli de tıpkı Antik Yunandaki gibi dehanın bir göstergesi olarak okunmaya başlamıştır. Melankolinin yeniden değer kazanması olarak görülebilecek bu dönemde en çok katkısı olan ise yaptığı gravürlerle melankoli serisi oluşturan Albrecht Dürer olmuştur. Ancak bu yüceltme uzun sürmeyecektir. Aklın temel alındığı ve duyguların arka plana itildiği dönem olan Aydınlanma tüm ruhsal durumlara yaptığı gibi melankoliyi de tekrar tarihin tozlu odasına itecektir. Bu dönemde melankolinin sadece bireyin yaşadığı bir boşluk durumu olarak tanımlanması, aydınlanma düşüncesine tepki olarak ortaya çıkan Romantiklerin de itiraz noktasını oluşturmuştur. Toplumdan uzak yaşayan duyarlı bireye değer kazandıran, imgelemin kaynaklarını aklınkilere yeğ tutan, gerçekdışılığı özgün bir dışavurum biçimi olarak gören romantik sanatçılar Antik melankolinin kimi özellikleriyle yeniden bağ kurarak Antik dehaya temel oluşturan melankoli imgesini tekrar diriltirler. İnsan varlık olarak ortaya çıktığından bu yana sürekli sallantılı bir zeminde kendine yer bulan melankoli için romantik dönem son sığınak olacaktır. Romantizm sonrası günümüze kadar gelen dönemde melankoli tekrar bir belirsizliğe gömülmüş ve boşluğa atılmıştır. Kierkegaard’ın deyişiyle artık “Tinin histerisi” bir durumdur melankoli. Dolayısıyla, Antik yunanda dehaya yol açan melankoli günümüzde tam tersi bir anlama bürünüp imgeleme zarar veren bellek görüngüsüne indirgenir olmuştur. Prigent’in bu değerli çalışması insanlık kadar eski bir ruh halinin arkeolojisini yaparken, aynı zamanda bu yüzyılda var olan çarpık melankoli anlayışına da bir ışık tutmaktadır kanımca. Her şeyden önce içinde bulunulan dönemin varlık anlayışına göre anlamlandırılan melankolik ruh halinin yüzyılımızda yersiz-yurtsuzlaşması, bu yüzyılın varlık anlayışının da bir yansımasıdır aynı zamanda.

Göçebe bir ruh haline sahip olan ve çoğu zaman melankolik ruh halini hastalık sanmaya kadar varacak bir akılcılığa saplanan çağımız insanına da tarihsel bir kapı aralayan “Melankoli/ Bunalımın Başkalaşımları” isimli bu değerli çalışma, sadece akademik inceleme yapan insanların değil, gün içinde çalışırken, okurken, yolculuk yaparken ya da hiçbir şey yapmazken gözleri bir yerlere dalıp giden herkesin okuması gereken bir kitap aynı zamanda...
Devamı

29 Eylül 2009 Salı

ÖLÜM DENİZİNDE YÜZME'NİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI







YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:
ÖLÜM DENİZİNDE YÜZMEK

DAVİD REİFF/ AGORA YAYINEVİ

idefix'ten satın al!
"…"Ve hiçbir rasyonel varlıkHissetmeyeceği ve görmeyeceği şeyden  korkamazDiyen bütün o aldatıcı zırvalarTam da bu değil mi korktuğumuz- görüntü yok, ses yokYok, hiçbir şey, sevecek ya da bağlantı kuracak,Hiç kimsenin geri dönmediği o uyuşukluktan başka."


"Dünyaya bir şey kattım. Bunun için de, ondan bir şey alacağım; Kendimi”…

Yirminci yüzyılın fotoğraf, edebiyat, sinema ve daha birçok alanında düşünce üretmiş olan ve kendi deyimiyle “dünyaya bir şey katan” Susan Sontag için yaşadığı yüzyılın aydını demek onu tanımlamak için yetmese de az da olmaz kanımca. Geride bıraktığı 17 kitap ve okuru sarsan üslubu ile akıllarda kalan ayrıcalıklı yeri bunu destekler niteliktedir. Türkçede ilk olarak fotoğraf üzerine yazdıkları ile tanıdığımız Sontag, bu alanda kendi oluşturduğu terminoloji ve bakış açısı ile görsel sanatlara yaklaşımda yeni ve ufuk açıcı bir kapı aralamıştır. Oğlunun deyimiyle hayatı yaşaması “arzulu” sözcüğü ile tanımlanabilecek ve hayatını bir kütüphaneyi doldururcasına yaşayan Sontag’ın kütüphanesi 2004 yılının aralık ayında bir daha açılmamacasına kapandı. Oğlu David Rieff’e ise geride kalanın cevapsız soruları ve kimsenin deneyimlemek istemeyeceği anıları kaldı.

Annesinin ölümünden ancak 4 yıl sonra kaleme aldığı “ölüm denizinde yüzmek” başlıklı anı kitabı ise Pınar Savaş çevirisiyle Agora yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Löseminin bir çeşidi olan ve tıpta MDS olarak bilinen hastalık, bundan önce 2 kez kanser olan(1970-meme kanseri, 1990- uterin kanseri) ve bunu hayatı yaşayarak atlatan Sontag’a bu kez izin vermeyerek onu aramızdan ayırdı. Oğul Reiff ise hastalığın teşhis edildiği andan itibaren tam dokuz ay boyunca annesinin yanındaydı. Başkasının ölümünü ontolojik olarak kavrayabilmek mümkün değilse de, geride kalanın deneyimleri açısından ölümlülüğü kavrayabilmek olarak tanımlayabileceğimiz durumu David Reiff’ın sonuna kadar yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Annesinin ölüme doğru nasıl gittiğini bir oğlun kaleminden okumanın okur için de başka bir deneyim sahası oluşturduğunu söylemek pekâlâ mümkün. Her ölüm erken ölümdür sözünü doğrularcasına yaşanan bir sürecin dışavurumu olarak okunabilecek kitapta, oğul Reiff’ın, Sontag’ın ölüme giden bir Varlık olarak yaşadıklarını anlatamasa da ki bu mümkün değildir, en yakınındakinin ölümünü deneyimleyen biri olarak yaşadıklarını anlatabilmesi büyük bir cesaret ve ontolojik bir bakış olarak yorumlanabilir. Hayatı boyunca Elias Canetti ismi üzerinde çalışan ve onun iktidar ilişkilerini yorum teknikleriyle harmanlayan Sontag, aynı iktidar ilişkisini ölümünde de bizzat deneyimlemiştir. Hayatta sadece “var olmayı” seçen birinin ölüme doğru var olduğunu bile bile geride kalan her anı değerlendirmek isteğinin altında da bu iktidar yatmaktadır.

Kendi ölümünü bilmek çoğumuzun altında ezilebileceği bir durumken, Sontag için oğlunun gözlemlerine dayanarak söyleyebiliriz ki, kendi ölümünü ölmekten başka bir şey değildir. Oğul Reiff için annesinin ölümü bir “hadise” ise de, Sontag için kendi ölümü bir hadise değildir ve olamaz da. Bu yalnızca ölüme-doğru-var olan kişinin deneyimleyebileceği eksistensiyal bir fenomendir. Bunu yaşamda sadece var olmayı seçen Sontag’ın yapabilmesi ise pek zor olmamıştır. Yine oğul Reiff’ın gözlemlerine dayanarak, Sontag’ın öleceği ana kadar büyük bir azimle yaşamayı sürdürdüğü ve her zamankinden daha çok çalıştığını söylemek mümkündür. Ancak bu durumda bile öleceğinin yani artık var-olmayacağını bilmenin sancısı ve acelesi gizlidir. Tam da bu yüzden ölüm en bağlantısız ve en zati varlık imkânımız olarak önümüzde durur. Bir geride kalan olarak David Reiff’ın gözlemleri ise tam da kitabın ismine yakışır niteliktedir. Ölüme doğru giden annenin ardında kalan kocaman ve dipsiz bir ölüm denizinde yüzmektedir. Bu ruh halini olduğu gibi dışa vurabilmekse büyük bir samimiyet örneğidir ve Reiff’ın bunu son derece samimi bir şekilde yapabildiğinin en önemli kanıtı olan bu kitap, çoğu zaman geride kalanın cevapsız soruları ile köşeye sıkışan Reiff’ı okurla dertleşmeye kadar götürür. Annesinin ölecek olmasını ve ölümünü kabullenememe ve bunun doğurdu hırsı için okurdan özür dileyen David Reiff, okuyucu için de tam da bu noktada başka bir deneyimleme alanı oluşturur: annesinin ölümünü yaşayan oğulun deneyimi. Okuduğu çoğu yapıtta seyirci rolünü üstlenen okurun bu durumda aynı koltukta oturması mümkün değildir. Çünkü konu ölümdür ve herkes bir gün ölecektir. Var olmamızın etrafını çepeçevre saran bu mefhumu hep düşünmemek, ertelemek istesek de bir gün yanı başımızda buluveririz. David Reiff’ın bu deneyimi bize tüm çıplaklığı ile anlatması okur ve her şeyden önemlisi ölümlü varlıklar olarak canımızı sıksa da, ontolojik olarak bu deneyimi yorumlamak bir okurun en önemli ayrıcalığıdır kanımca. Bunu yaşatmanın edebi başarı olduğunu da hesaba katarsak, yirminci yüzyılın anlatım ustası olan Susan Sontag’ın oğlunun annesinin mirasını devam ettirdiğini söylemek tam anlamıyla mümkündür.
Devamı
Tema resimleri Ollustrator tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.

© 2011 Zeynep Ceylan, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena | Türkçeleştiren: Furkan Özden