11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kızımın Güzel Yüzü


      25 HAFTA 1 GÜN/ 11.05.2011

Canım kızım bu hafta sana biyolojik gelişmelerden bahsetmeyeceğim. Çünkü asıl önemli olan işin duygusal kısmı.Yukarıdaki ultrason fotoğrafında da görebileceğin gibi artık bir  yüzün var. Her şeyden önemlisi artık bir siman var.
bu fotoğrafı ilk gördüğümde ağladım. Bir mucizenin dile gelişiydin çünkü. Mucizenin resmiydin ve ben ağladım. O kadar güzel görünüyorsun ki gözüme, derlerdi de inanmazdım. Gün geçtikçe anne olduğumu daha iyi anlamaya başladım. Çünkü gün geçtikçe sen de gerçek bir bebek olmaya başladın.
Tekmelerinin bile artık bir anlamı var. 

Bir şeyi sevdiğinde mesela çikolata yada Cihat aşkın'dan bir keman solosu:) hemen hızlı  hızlı tekmelemeye başlıyorsun.
Rahatsız olduğunda da aynı şekilde tekmeliyorsun ama tek bir farkla bir şeyden rahatsız olduğunda( mesela özellikle sağ yanıma yattığımda) karnımdan dışarı çıkacakmış gibi tekmeler atıyorsun. En güzeli artık karnımda yer değiştirmen dışarıdan bile gözlenebiliyor. Bu arada laf aramızda baban da alışkanlık oldu; her sabah gözünü açar açmaz elini karnıma götürüyor senin minik tekmelerini duyabilmek için....

İşte bunların hepsi bizim hayatımızı oluşturuyor şu sıralar, her anımız seninle geçiyor, odanı düzenlemekle, minik kıyafetlerini hazırlamakla ve geleceğin ile ilgili düşünmekle....
Seni çok seviyoruz canım kızım....
Devamı

15 Mart 2011 Salı

18. HAFTA VE DİŞ AĞRILARI...




18. HAFTA

Bu haftanın en büyük sıkıntısı diş ağrısı.... dişlerinizin içi oyuluyormuş gibi bir ağrı düşünün ve bunun yaklaşık iki saat sonra dindiğini ardından tekrar başladığını... Tam bir korku filmi gibi.... Yine blogsever ve teknolojisever bir anne olarak bu konuda araştırma yapınca gördüm ki, diş ağrıları bu haftadan itibaren artarmış. Bu ağrıları dindirmenin en iyi yolu ise tabi ki kalsiyum açısından zengin olan süt ve süt ürünlerini tüketmek. Ama bu seçenek dişleriniz gebelik öncesi sağlıklıysa geçerli.
Ama gebelik öncesinde bir diş probleminiz varsa, gebeliğinizin ilk üç ayı geçtikten hemen sonra bir diş doktoruna görünmek en doğru çözüm. Çünkü eğer dişinize herhangi bir müdahale yapılacaksa bunun için en uygun dönem 3 ve 6. aylar arasI bakımınızı düzenli olarak yaptırırsanız, ileriki dönemde yaşayamanız muhtemel pek çok sorunu halletmiş oluyorsunuz.
Bunun yanında her ne kadar bu haftadan itibaren bebeğin hareketlerinin hissedilebileceği söylense de ben henüz bunu yaşamadım. Bu durum biraz paarnayok bir hale soksa da sabırsızlıkla bekliyorum. Paranoyak bir hale geliyorsunuz çünkü karnınızın içinde olan her şeyi bebeğinizin hareketleri zannediyorsunuz, küçük bir gaz sıkışmasını bile. Bu durumda iken biri sizi kameraya alsa emin olun doğumdan sonra en çok güleceğiniz anların kaydı yapılmış olur. Bu aşamada tek yapmanız gereken sabretmek. Sabırlı olup bekleyince hissettiğim hareketlerin hangisinin sana ait olduğunu çözümleyebileceğim umarım:)
Devamı

11 Mart 2011 Cuma

BEKLENEN SORU VE CEVABI


 17 HAFTA 1 GÜN/ 11.03.2011

BEKLENEN SORU VE CEVABI:)))

 BENİM YOLCULUĞUM
17. Hafta pek çok anne tarafından bir çok geişmenin yaşandığı bir tarih. Benim için de öyle oldu. Doktora gittiğimde ilk şaşırdığım senin küçük bedeninin büyüme hızıydı. Sanki 1 ay değil de bir sene geçmiş gibi büyüyorsun. Resminden de göreceğin üzere artık bir yüzün var. Gözlerin normale göre biraz büyük ama bu haftalarda böyle olurmuş. Doktor yüzünün resmini çekip elime verdiğinde ne yapacağımı şaşırdım. Bu duyguyu dünyanın en iyi yazarı bile tam anlamıyla anlatamaz. Bunun dışında testlerin yapıldı ve her şey normal.
Bu haftanın en büyük gelişmesi ilk üç ayın bitmesiyle bağlantılı olarak tüm şikayetlerimin yavaş yavaş geçmesi. ilk başta öyle bir hızla normale döndüm ki bir an hamile olduğumdan şüphelenmeye başladım. bunun dışında tek şikayetim( hiç bitmiyor dimi şikayetlerim?) kışın ortasında yaz gibi rağmen terlemem. Peki sen ne durumdasın?
SENİN YOLCULUĞUN
Bu hafta ağırlığın iki katına çıkmış:
11, 5 cm ve 150 gr ağırlığındasın.:) Esneyip gerinebiliyorsun ve süt dişlerinin yerleri belli olmuş. Şimdi sıkı dur: Bu haftanın en önemli gelişmesi parmak izlerin oluşuyor. Dünyada hiç kimsenin parmak izi bir diğerine benzemez. İşte seni dünyadaki tüm varlıklardan ayıran en kendine has özelliğin de oluşmuş durumda. 

Mucizevi bir şey değil mi? Senin kadar olmasa da öyle....
Devamı

2 Mart 2011 Çarşamba

Bebeğimin İlk Hareketleri


               
                              


    20 HAFTA 4 GÜN
İşte pek çok anne tarafından hamileliğin en beklenmedik ama bir yandan da uzun aylar boyu beklenen sürprizi; bebeğinizin ilk hareketleri...

Hamileliğin en keyifli kisminin bebeğinizin hareketlerini hissetmek olduğu kuşkusuz. Çünkü bu sayede en önemli veriyi elde etmiş oluyorsunuz, bebeğinizin sağlikli olarak yaşamina devam ettiği bilgisini. Pek çok anne için keyif verici bir an olan bebek hareketlerini hissetme genellikle hamileliğin 16 ila 22. haftalari arasinda gerçekleşiyormuş. Ancak her ne kadar bebeğin hareket etmeye başladiği döneme halk arasinda canlanma denilse de bebeğiniz aslinda 7. haftadan itibaren hareket etmeye başliyor. Bunun yaninda anne adaylarinin kilosu da bebeğin hareketlerini hissetmede önemli rol oynuyor.

Zayif anneler şişman annelere göre hareketleri daha erken hissetmeye başliyorlar. Ama bebeğinizin hareketlerini en erken hissetmenizin yolu deneyimli bir anne olmaniz. yani ikinci veya 3. hamileliğini yaşayan bir anne iseniz bu hareketleri çok daha erken hissedebiliyorsunuz. Burada en unutulmamasi gereken nokta her hamilelik farkli yaşandiği gibi her bebek hareketinin de birbirinden tamamen farkli olmasi. çevrenizde sizinle ayni haftada olmasina rağmen bebeğinin hareketlerini daha erken hisseden anne adaylarinin olmasi caninizi sikmasin. Çünkü bu karşilaştirma yapilmamasi gereken bir durum. Senin Hareketlerin. Gelelim sana. Yukarida yazdiklarimdaki soğukkanliliğa bakma sakin.

Yaklaşik 2 haftadir senden gelecek en küçük bir işareti bekliyorum. Karnimdaki ufak bir gaz sikişmasini bile senin minik hareketlerin zannediyordum. Ta ki düne kadar. Dün iş dolayisi ile arabada giderken, birden karnimin içinde bir seğirme hissettim. Bir şey beni dürtüyor gibiydi. Ya da küçük küçük kabarciklar içimde patliyor gibi. Gayri ihtiyari ilk olduğunda "ay" diye bir ses çikardiysam da bir iki kere tekrarlaninca anladim ki, bu sendin. Herşeyden önce bunun çok çok tuhaf bir duygu olduğunu söylemeliyim. Bazi kadinlar bunu kabarcik gibi hissederken bazilari da ağrisiz bir gaz sancisi olarak yaşiyorlarmiş. Kisacasi her hamile yaşadiği bu mucizevi ani başka türlü isimlendiriyor. Dediğim gibi benim hissedişim içimdeki küçük gazoz kabarciklari gibiydi.

Haftalar ilerledikçe ve sen de büyüdükçe bunlarin büyük ve hatta uykudan uyandiracak şiddette tekmeler olacaği kuşkusuz.... yaşayalim görelim:)))
 
Devamı

16 Şubat 2011 Çarşamba

İLK ÜÇ AYIN GETİRDİKLERİ, GÖTÜRDÜKLERİ...





13 HAFTA İKİ GÜN/ 16.02.2011
BENİM YOLCULUĞUM
Bu hafta resmi olarak ilk üç ayı bitirmiş bulunuyorum. Bir özet yapmam gerekirse, başta da söylediği gibi insanın kendini en hamile hissetmediği dönem demek yanlış olmaz herhalde. En sıkıntılı dönem olduğundan olsa gerek, hep bir şikayet halinde oluyor insan. Hiç bir şeyden keyif almıyor, herşeye burun kıvırıyorsunuz. Bunda en büyük etken ise bebeğinizin yok ama aslında var olması. Ya da tam tersi... Bebeğiniz var, bunu siz biliyorsunuz ama etrafınızdaki kimse bunu umursamıyor, karnınız da daha belirginleşmediğinden inanmak damiyor olabilirler. Diğer yandan hamilelliğin en tehlikeli dönemi bu ilk üç ay olduğundan herkesin size ilk bakışı inşallah yaşar gibi oluyor. Bu durumu ilk kez doktor kontrolünde hissettim. Doktora spora başlamamın bir sakıncası olup olmığını sorunca; dur bakalım şu ilk üç ay bir geçsin dedi. Ve bu onun son sözleri oldu...Yani bu sözden sonra artık benim doktorum değildi, tabi senin de...Bu cümleyi söylemekle bebeğin yaşarsa bunları konuşuruz demek arasında hiç bir fark yok ve ne yazık ki pek çok doktor bu ilk üç aylık döneme böyle bakıyor. Bir önceki yazıda doktor seçiminin öneminden bahsederken aslında bu durumu vurgulamak istedim. Emin olun hamilelik döneminde doktorunuz size eşinizden bile daha yak olmalı kimi zaman. Böyle bir yakınlık kuruncaya kadar doktor aramaya devam edin derim...
toparlarsam; kilo almanın yavaş yavaş başladığı ama diğer yandan da ruh halinizin yavaş yavaş düzelmeye başladığı bir döneme giriyorum. Yani artık daha fazla hamile olacağım. Bu daha çok anne olmakk, yani anne olmayı daha çok hissetmek demek. Bu da pek çok gelişmeyi beraberinde getirecek, bekleyelim görelim...
SENİN YOLCULUĞUN
Bu haftanın sonunda bir şeftali büyüklüğündesin, inanması belki zor ama onun kadar da tüylüymüşsün. bunun yanında en büyük gelişme ses tellerinin bu hafat içinde oluşması. Yani senin ilk ağlamarını bize duyuracak olan ses tellerin oluşuyor. beynin kasların ve sinirlerin de artık oluşumunu tamamladığından bu hafta büyük bir uyumla çalışmaya başlıyorlar ki çeşitli pozisyonlar alabiliyorsun ve kaslarını kullanabiliyorsun. Ben henüz bu hareketleri hissedemesem de senin çok hareket ettiğine dair rivayetler dolaşıyor...
Bu haftaki doktor kontrolünün en güzel tarafı senin gerçek bir bebeğe benzer ilk fotoğrafını görmem oldu. sence de öyle değil mi?
Bu kadar kısa zamanda böylesine bir değişim senin dünyanın en büyük mucizesi olduğun gerçeğini doğruluyor...tam 7.15 cm. olan bir bebek..
Devamı

20 Ocak 2011 Perşembe

İki Ay Oldu Bile...


  



 8 HAFTA 6 GÜN / 20.01.2011
BENİM YOLCULUĞUM
Aslında doktor kontrollerine ayda bir kez gitmek yeterli ama sanırım bu bende hastalık olacak. daha iki hafta geçmeden bugün yine doktora gittim. İyi ki de gitmişim. Çünkü senin o minik kalbinin atışlarını bugün duyduk duyduk diyorum çünkü baban da yanımızdaydı. kalbinin atışları benimkinin yaklaşık 3-4 katı kadarmış, ne kadar heyecanlısın sen düşün artık. yavaş yavaş kilo da almaya başladım. İnternet araştırmalarına da bu aralar hız verdim. Hafta hafta gelişimini takip ediyorum. Mesela bu hafta üzüm, kuru fasulye ya da bir mısır tanesi kadarsın ve hızla gelişiyorsun.
Her ne kadar mide bulantım olmasa da bazı yiyeceklere karşı tiksinme başladı. Çiğ et bunlardan birincisi. Dokunamıyorum çiğ ete. Bu durumda köfte yapma işini babana devrettik. Bunun yanında aslında en büyük sıkıntım ruhsal değişiklikler. Ruhalim gittikçe inişli çıkışlı olmaya başladı. Hiç bir şeye tahammül edememeye başladım. Karşımdaki insanın en küçük bir sözü bile saatlerce beni ağlatmaya yetiyor. Bu noktada hamile olan veya planlayan herkese bir önerim olacak; özellikle benim gibi çalışan bir bayansanız bu durumunuz hakkında çevrenizdekileri bilinçlendirin, özellikle de eşinizi. Çünkü bazen gerçekten tahammül edilemez biri olup çıkıyorsunuz.
SENİN YOLCULUĞUN
Dedim ya, internet araştırmalarım hızla devam ediyor diye. İşte güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre bu hafta sende oluşan değişimler şöyle:
  • Bu hafta bebeğinizin kemikleri şekillenmeye başlayacak ve yüz özellikleri biraz daha belirginleşecektir. Aileye özgü burnu şekillenmeye başlıyor; kalıtımla geçmesine itiraz etmeyeceğiniz dudaklardan söz etmeye gerek yok. Bebeğin başının arka kısmı ön kısmına göre daha hızlı büyümektedir.
  • 7. haftadan itibaren bebeğin ağzı ve dili ile birlikte kol ve bacakları da şekillenmeye başlar. Şu ana kadar hala yüzgeç gibi görünen ve göğsün iki yanından sallanan kol ve bacaklar hafta ilerledikçe daha belirgin hale gelmeye başlar.
  • Bu hafta bebeğinizin beyni oluşmaya başlayacaktır ve her dakika 100 yeni beyin hücresi oluşacaktır. Açlık hissediyorsanız bunda merak edilecek bir şey yok. Bebeğin büyümesi için gerekli enerji sizin yediğiniz yiyeceklerden sağlanmaktadır.
  • Hamileliğin 7. haftasında bebeğinizin cinsiyetle ilgili salgı bezleri şekillenmeye başlar ama hala ultrasonda bebeğinizin erkek mi yoksa kız mı olduğunu söylemek için çok erken.
  • Bu hafta, bebeğinizin böbrekleri olması gereken yerde ama henüz bebeğin kanını süzmeye başlamadılar. Bebeğin gelecek 7 hafta süreyle içinde yüzeceği amniyon sıvısının belirli bir kısmını oluşturacak olan idrar üretilmeye başlayacaktır.
Bunların hepsinin bir haftada gerçekleştiğine inanmak ne kadar zor değil mi? inanmazsan sen de bak...
Devamı

21 Aralık 2010 Salı

Mucizesin Sen...


Bu süreyi biraz kısa tutmak istiyorum. Çünkü aslında ilk üç ay boyunca hissettiğiniz şey hamilelik değil. sanki bir hastalığa tutulmuş gibisiniz. Bir çok kadının da bu dönemi böyle yaşadığından eminim. Bakalım benim ve senin yolculuğun nasıl başlamış?

 0.63 cm'LİK BİR MUCİZESİN...
4 HAFTA 4 GÜN/ ( 21/ 12/ 2010)



Bu hafta beklediğim ve istediğim bir şeyi bir kez de uzman bir ağızdan duymak için kontrole gittim. Buradan da anlaşılacağı üzere sen bir sürpriz değilsin. Aslında çok büyük bir sürprizsin ama beklenmedik bir durum değildin. Seni uzun zamandır bekliyorduk ve gelmeye karar verdiğini bugün doktorumuzdan öğrendim. Ultrason aleti karnımın üzerinde gezinmeye başlayınca ne göreceğimi o kadar çok merak ettim ki... Nasıl bir şey görecektim? Neye benziyordun? Ve doktor beklenen görüntüyü ekrana verdi...


Senin de ileride göreceğin gibi şu bu hafta sadece bir noktaydın. Küçük bir nokta. 0.63 cm'lik bir nokta. İnsanın buna inanması o kadar zor ki...Bir gün büyüyeceğine, konuşacağına, kendi kararlarını kendin verebileceğine ve daha nicesine...İnanmak o kadar zor ki.

ve işte sen 4 hafta 4 günlüksün...
Devamı

28 Haziran 2010 Pazartesi

HEIDEGGER'İN GÖLGESİ'NDE





YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

Heiddeger'in Gölgesi

Jose Pablo Feinmann / Doğan Kitapçılık
idefix'ten satın al!

"Büyük olan her şey fırtınada ayakta durur"
MARTIN HEIDEGGER

Heidegger ve Nazizm... Bir filozof ve bir ideoloji... Felsefe ve siyaset... Çağımızın en büyük felsefi tartışmalarından biri de bu birliktelik üzerine yoğunlaşıyor demek yanlış olmaz herhalde. Sadece bu konu hakkında yazılan yüzlerce makale ve hatta kitaplar da bunu doğrular nitelikte kanımca. Bir tarafta 1933’lerin Almanya’sında Nazi ideolojisinden taraf olmanın bir seçim değil zorunluluk olduğunu ve Martin Heidegger’in de bu zorunluluğa kapıldığını iddia edenler, öteki tarafta ise çağımızda “Varlık” sorusunu tekrar gündeme getiren bir filozofun “Varlık”ı yok etmek üzerine kurulu bir ideolojiye gönül vermesini talihsizlik olarak niteleyenler... Her iki yaklaşım keskin sınırlar ve kanılar barındırsa da durum ya o ya bu kabilinden çözülebilecek bir içeriğe sahip değilmiş gibi görünüyor. Jose Pablo Feinmann’ın “Heidegger’in Gölgesi” isimli felsefi romanı da hep uçlarda değerlendirilen bu probleme kurmaca – gerçek arası bir pencereden bakan bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz yıl Doğan Kitap tarafından basılan eser, bu konuda Türkiye’de sayısı oldukça az olan çalışmalara yeni bir soluk getireceğe benziyor.

“Platon’u çeken siyasetti. Platon okuyan Martin Heidegger’i ise siyaset henüz çekmiyordu. Gündelik siyaset onun için sadece “boş marifetlilikti...” Rudiger Safranski biyografik çalışması “Bir Alman Üstat- Heidegger” de filozofun ilk dönemlerini böyle tanımlar. Her ne kadar gündelik siyasetten uzak dursa da sahih tarihin gerçekleşme ihtimali yine siyasetin içerisindedir Heidegger’e göre. Platon’un tasvir ettiği mağaradan çıkışın yollarını arayan Heidegger’in emin olduğu tek şey bu çıkışın topluca yani milletçe olacağıdır. 1931-32 yılları arasında verdiği Platon derslerinde de “ Başlangıcında durduğumuz insan varlığının kökten değişiminden ve bu değişim ile birlikte var olanın daha fazla var olacağından” bahseder. Her ne kadar arkadaşı Hermann Mörchen o yıllarda Heidegger’in NSDAP( Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi)’den taraf olmasını sadece siyasi bir fikir olarak tanımlasa da Heidegger’in niyeti bu fikri realize etmek üzerine kuruludur. Yine aynı derste “Bunun hakkında daha fazla konuşulmayacaktır, sadece yapılacaktır” demesi de bu niyeti doğrular niteliktedir. Filozofun henüz eyleme geçmediği bu dönemde kitabımızın kahramanı Dieter Müller de bu derslere katılanlar arasındadır.

Jose Pablo Feinmann Müller’in başta öğrencisi sonra meslektaşı olduğu Heidegger hakkındaki düşüncelerini kitabın ilk bölümünü oluşturan oğluna yazdığı mektupla okuyucuya iletir. Dieter’in mektup içerisinde sürekli öğütlediği şey oğlunun Varlık ve Zaman’ı okumasıdır. Her şeyin çözümünün bu kitapta olduğunu iddia eder Müller. Heidegger ve Nazizm konusunun açıklaması bile bu kitaptadır. Müller’e göre Heidegger’in seçimi çağın en büyük felsefi eserlerinden biri olan Varlık ve Zaman’ın içerisindeki fikirleri gerçekleştirmekten başka bir şey değildir. Heidegger Hitler de felsefi bir şeyler görmüştü ve bu gördükleri onu harekete geçirmeye yetmişti Müller’e göre.

Duruma tarihsel olarak bakıldığında bu inancı sadece Heidegger’in beslemediği de görülecektir. 1933 yılında yapılan seçimlerde sosyal demokratlar ve hemen tutuklanan komünistler dışında herkesin hatta Yahudilerin bile Hitler rejimi lehinde oy kullanması da bunu doğrular niteliktedir. Heidegger’in kurduğu felsefe sahnesinin içinde başrol Hitler’dedir. Varlık nihayet vasıl olmuştur. Artık harekete geçmenin zamanıdır. 1 Mayıs 1933’te Heidegger Nazi rejimi altındaki Almanya’da Freiburg Üniversitesi rektörü olur. Rektörlük konuşmasını yaptığı gün, o zamana kadar siyaset konuşulmayan üniversite için bir dönüm noktasıdır. Bu önemli konuşmanın etkisini “Rektörlük konuşması sonrası Sokrates öncesi filozoflara mı dönmeli yoksa SA’ ya mı katılmalı kimse bilemedi” diye tanımlar Karl Löwith.

Feimann’ın kahramanı Dieter Müller de bu konuşma sonrası böyle bir ayrım yaşar ve kararını verir. Oğluna bu kararını “Ertesi gün Nazi oldum” diye anlatır. Heidegger’in rektörlüğü döneminde Miller de Tarih Kürsüsü’ne atanır. Müller’in Heidegger ile ilk karşılaşması da bu göreve getirildiği gün olur. Filozofla uzun uzun Marksizm’den konuşurlar. Hitler ideolojisinin baş düşmanı Marx hakkında filozof oldukça olumlu düşünceler içerisindedir. Hatta Varlık ve Zaman’a Marx’ın etkisi olduğunu bile itiraf eder. Konuşma sonrası bir kere daha görüşeceklerinin müjdesini verir Heidegger ama önce verilmiş sözleri halletmesi gerektiğini söyler. Verilmiş sözler... Martin Heidegger’in Nazi ideolojisi içerisindeki yerini bu iki kelime tanımlamaktadır. Verdiği sözler vardır ve bu sözleri milletine bağlı bir Varlık olarak rektörlüğü boyunca yerine getirmeye çabalar. Ancak hiçbir zaman Yahudilere karşı yapılan eylemlere katılmaz ve üniversitede de bunlara izin vermez. İdeoloji kararını vermiştir, Heidegger siyasette başarısızdır. Ancak bu başarısızlığı çok daha önce Heidegger anlar ve kafasındaki üniversiteyi şekillendiremeyeceğine karar verince 1934 Nisan ayında istifa eder. Sadece üç ay sonra Hitler SA’lara infaz emrini verir. Martin Heidegger bunu sezdiği için mi istifa etti bilinmez ama Varlık kararını tam zamanında vermiştir.

Dieter Müller ise böyle bir kararın çok uzağında ve inisiyatifsizdir. Görevine devam eder… Kendisine hizmet edenleri bir bir alaşağı eden SA’ler Heidegger’e bir şey yapmazlar. Çünkü o Nazi bile olamamıştır onlara göre. Müler ise bunun tam aksini savunur: “ Nasyonal Sosyalizm, tam onun söylediği şeydi. Nazizm’i de Heidegger kadar anlayan olmamıştı. Nazizm eğer yüceliğine ulaşmadıysa, ulaşmayı bilemediyse, ulaşamadıysa bu ayrı bir hikâye! Nazizm Rosenberg’in Baumler’in ya da Goebbels’in ırkçı biyologlarının metinlerinde rezilleştiyse, büyük Nietzsche’nin yanlış ve sıradan bir versiyonu ortaya çıktıysa, bunda Heidegger’in bir suçu yok. O hareketimizi, ırklarla ilgili gevezelikten çok, ontolojiden, var olmanın unutulmuş öyküsünden yola çıkarak düşünüyordu.” Heidegger doğru olanı yapmış ve köşesine çekilmişti. Artık yaşananları uzaktan izleyecek ve derslerinde sadece Mantık anlatacaktı. Müller için ise durum böyle değildi. Naziler onun için de yakalama emri çıkartmışlardı. Tek çare vardı, kaçmak... Önce Fransa’ya ardından Madrid’e kaçan Müller mekân değiştirse de kafasındaki suçluluktan bir türlü kurtulamaz. İnsanları gaz odalarına kendi rızalarıyla götürüp, zehirleyen ve bir ölüm makinesine dönüşen ideolojiye az da olsa hizmet etmek yakasını bırakmaz. Eleştirel vicdanı Müller’i bir Yahudi’nin fotoğrafında yakalar. Gaz odasına götürülen ve artık yürüyen bir cesede dönüşmüş varlığa söyleyecek sözü kalmaz. Fotoğraftaki manzaradan özür dilemek bile yetersizdir. Varlık ölmez, sadece varlık olmaktan vazgeçer...

Geride kalansa bir fotoğraf ve bir silahtır. Kitabın birinci bölümünü oluşturan mektubun muhatabı Martin Müller için hesaplaşma zamanıdır. Heidegger bu konuda hep susmuştu. Her ne kadar kimse artık onun Nazi olduğunu hatırlamasa da ölümüne kadar partinin üyesi olmayı sürdürmüştü. “Ama artık konuşmak zorundadır. Çünkü masada namlusu ona doğru çevrilmiş bir Luger durmaktadır...”

“Heidegger neden Nazi olmuştu? Bu bir seçim miydi? Rektörlüğü kabul etme sebebi neydi? Milyonlarca insan ölürken o neden sessiz kalmıştı? Hiç pişman olmuş muydu?” Türk okuyucusunun “Kurbanın Son Günü” eseriyle tanıdığı Jose Pablo Feinmann, kahramanı Martin Müller aracılığıyla kurmaca penceresinden bu sorulara yanıt ararken, iktidar ve entelektüeller arasındaki ilişkiyi, mutlak gerçekliğin kuşkulu yanını, dehşetin akla uyduruluşunu ve zekânın aldatıcı yönünü sorguluyor. 

Felsefe tarihinin en önemli isimlerinden birini, tarihin en büyük “Entelektüel Zanlı”sını sorguya çeken “Heidegger’in Gölgesi” bir korku hikâyesi olarak da okunabilecek tarihsel- felsefi bir roman olarak kusursuz Türkçesiyle okuyucularını bekliyor...
Devamı

14 Haziran 2010 Pazartesi

AMANSIZ BİR ONTOLOG/ MARTIN HEIDEGGER





YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:

Heidegger

Metin Bal, Özgür Aktok / Doğu Batı Yayınları
idefix'ten satın al!

“Varlık var olamaz. Eğer olsaydı, o zaman varlık olmaktan çıkar, bir var olan olurdu”
Martin Heidegger

“Bir isimden fazlası yoktu aslında ortada; ama bu isim Almanya’yı baştanbaşa adeta gizemli bir kral hakkındaki söylenti gibi dolaşmaktaydı...” Hannah Arendt’in bu sözleri 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa’daki düşünsel iklimin içinde birdenbire ortaya çıkan ve yüzyılın felsefesini yeniden başlatan bir filozofun öyküsünün başlangıç cümleleri aslında. Geçtiğimiz aylarda Özgür Aktok ve Metin Bal editörlüğünde hazırlanan ve Doğu-Batı Yayınları’ndan çıkan “Heidegger” derlemesi de bu öykünün nasıl başladığı ve günümüze kadar nasıl geldiğini okuyucuya son derece itinalı bir biçimde ulaştırıyor.

“Heidegger” derlemesinin hem Türkçedeki derlemeler içinde en kapsamlısı olması, hem de içinde yer alan makalelerin ilk kez yayınlanıyor olması açısından oldukça yoğun bir çalışmanın ürünü olduğunu söylemek mümkün. Bu yoğun çalışmanın odak noktasının çeviri üzerine yoğunlaşması ise kaçınılmaz bir durum olarak okuyucuya sunuluyor. Bu yüzden derlemenin mimarlarından Özgür Altıok giriş yazısında daha çok bu nokta üzerinde durmakta. Felsefesinin temeline “Dil” olgusunu yerleştiren ve felsefeyi “Dil ile düşünme” etkinliği olarak yorumlayan Heidegger’in de bundaki payı yadsınamaz elbette.

Altıok’u devamla gelen Türk okuyucusunun yakından tanıdığı Önay Sözer’in makalesi ise dil ve felsefi çeviri etkinliğini tüm ayrıntılarıyla inceliyor. “Biz bilmesek de dil varlıkla doğrudan doğruya bir ilişki içerisindedir; dinlemesek de dil varlığı söyler” şiarından yola çıkan Sözer, dil, düşünme ve deneyim üçlüsü bağlamında Heidegger felsefesi ve bu felsefenin Türkçeye aktarılma yollarını “Patikalar”dan geçerek yorumluyor. Heidegger’deki “Düşünen Çeviri” etkinliğinin sadece felsefede değil çevirinin tüm alanlarındaki önemine değinilen makalede Türkçe çeviride oldukça tartışmalı olan  “Varlık” kavramının da nasıl çevrilmesi gerektiğine hatırı sayılır bir yer veriliyor.  “Dil varlığın evidir” diyen Heidegger’e bir nevi saygı duruşu niteliğindeki bu yazı derlemenin başlangıcını oluşturmakta.

Derlemenin diğer makaleleri içerisinde en çok dikkati çeken ise Heidegger’in öğrencisi ve 20. yüzyıl siyaset felsefesinin önde gelen ismi Hannah Arendt’in “Heidegger’in Sekseninci Doğum günü Vesilesiyle” başlıklı makalesi elbette. Heidegger ile ilişkileri bugüne kadar daha çok magazinsel anlamda ele alınan Arendt, bu yazısında filozofun felsefesini en iyi anlayanlardan biri olduğunu da okuyucuya gösteriyor.  Kısmen biyografik kısmen de felsefi bir inceleme altında Heidegger düşüncesini inceleyen Arendt, bu düşünceyi hayat öyküsü ile iç içe geçirerek bir dönem tasviri ile okuyuculara ulaştırıyor. Bununla birlikte önemi uzun yıllar sürecek olan bu makalesi ile Arendt, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde can çekişen ve akademik yaşantının içinde boğulan felsefenin, akademik kuramın dışındaki bir kaynaktan nasıl beslendiği sorusuna da yanıt veriyor.

Heidegger çalışmalarına yeni bir yön verecek olan bu eşsiz derlemenin içerisinde filozofun bu zamana kadar yayınlanmamış makaleleri de okuyucusuyla buluşuyor. “Uzam”ın metafiziğin bilim ve teknik kılığında karşımıza çıkan çağdaş yorumunun incelendiği “Sanat ve Uzam” makalesi, “Kant’ın Varlık Tezi”, “Varlık ve Görünüş” makaleleri bunlardan sadece birkaçı.

Bunun yanında; Parvis Emad’ın “Teknoloji ve Güç İstenci” makalesi, istenç istencinin nasıl olup da varlığın bir görünme biçimi olarak ortaya çıktığını ve bunun teknoloji yoluyla tamamına eren metafizikle ve ontolojiyle olan ilişkisini mercek altına yatırırken, Theodore Kisiel’in “Heidegger ve Bilimin Yeni İmgeleri” makalesi filozofun bilimin katı, varolanı tektipleştiren pozitif anlayışına yönelttiği eleştiriyi ele alıyor. Catherine Chavalley ise “Heidegger ve Doğa bilimleri” başlıklı makalesi ile Heideggerin 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Kuantum Fiziği ile girdiği diyaloğu gündeme getiriyor.

Jean Marie Waysse’nin “Heidegger ve Alman İdealizmi” yazısı bir yandan Heideger’in Kant ve Alman İdealizminin düşünürleri ile olan ilişkisini aydınlatırken, öbür yandan metafizikteki nihai, güven duyulabilecek bu temel arayışın Heidegger felsefesi bağlamında nasıl yorumlanması gerektiği konusunda bize önemli ipuçları sunuyor. Dallmayr’ın “Var Olmaya Bırakma ve Eyleme” yazısı Heidegger felsefesinin ne ölçüde bir çeşit pragmatizm olarak okunabileceği sorusuna odaklanırken, Klaus Held’in makalesi filozofun eserlerinin çevirisindeki kavram kargaşasına dikkati çekiyor.

Tüm bunların yanında Heidegger’in erken dönem felsefesini inceleyen makalelere de yer verilen derlemede Rudolf Makreel filozofun otantizm anlayışını incelerken, Michael Eldred “Marx ile Heidegger ilişkisi” başlıklı makalesinde filozofun Marx yorumunu masaya yatırıyor. Bu kadar değerli ismi bir araya getiren bir derlemede filozofa en bağlı öğrencilerinden biri olan Gadamer’e yer vermemek olmazdı herhalde. Hakikat ve Yöntem eserinin çoğu kısmında hocasına ithaflarda bulunan Gadamer, derlemede yer alan “Sanat Yapıtının Doğruluğu” makalesinde de iki filozofun arasındaki kimyayı gözler önüne seriyor. 

Düşünceyi mesken tutmuş bir filozofun patikalarından derlenmiş bu önemli metinler, Heidegger Felsefesi’nden ziyade yüzyılımızın felsefi iklimini oluşturan bir “Heidegger Düşünüşü”ne giden yolun duraklarını oluşturuyor. Heidegger’in felsefesiyle bizleri çağırışına uygun düşecek şekilde Türkçede yankı bulan bu metinler bu çağrıya kulak verecek okurları ile buluşmayı bekliyor.



Devamı

13 Nisan 2010 Salı

İKİ BÜYÜK DÜNYA SİSTEMİ HAKKINDA DİYALOG





YAZININ ORİNAL HALİ İÇİN TIKLAYIN:


İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog

Galileo Galilei / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
idefix'ten satın al!

“Deneysel ve kuramsal araştırmada bilimin tutumu ve metodu, Galileo’dan bu yana hep aynı kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir.”
MAX BORN, 1954

Doğayı rasyonel olarak anlama çabalarının bir sonucu olarak Modern Bilimin doğuşundan sorumlu olan bir isim varsa, bu hiç kuşkusuz Galileo Galilei’dir. 1564 yılında İtalya’da doğan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo, bilimsel devrimin şekillenmesinde büyük role sahip isimlerin başında gelmektedir. 1589 yılında yaptığı matematiksel araştırmalar sonucu, Pisa Üniversitesi’nde profesör olan bu büyük bilim insanı sistematik olarak Antik Yunan’da başlayan Kozmoloji çalışmalarını rasyonalize ederek Modern Bilime uyarlamasıyla ün kazanmıştır.
Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla doğa bilimlerini, özellikle astronomi ve fiziği bir araya getiren kozmoloji tarihte birçok uygarlığın (Mezopotamya, Hindistan, Çin) ilgi alanı olduysa da günümüzdeki fiziksel kozmoloji çalışmalarının başlangıç noktasını Antik Yunan uygarlığı oluşturmaktadır. Klasik dönem Yunan filozoflarından Platon ve Aristoteles’in çalışmaları literatürde çağdaş fiziksel kozmolojinin başlangıç noktası olarak görülmektedir. Platon felsefi sisteminin bir uzantısı olarak görünen (düzenli) evren ve görünmeyen (düzensiz) evren fikrini ortaya atmıştır. Kozmik anlamda yaratıcı olan bu fikir pek rağbet görmese de öğrencisi Aristoteles’in sistemi Ortaçağ boyunca kabul görmüştür. Kozmolojinin başlangıcından itibaren var olan fikirleri derleme görevini ise Batlamyus ( Klaudyos Ptolemaios) yerine getirmiştir. Sistematik anlamda ilk kozmoloji çalışmalarını başlatan Batlamyus, aynı zamanda Dünya merkezli Güneş sistemini ilk öneren bilim insanıdır. Batlamyus’un modeli Kopernik’in 16. Yüzyılda sistematize ettiği Güneş merkezli modeline dek, Batı ve İslam dünyasında geçerliliğini korumuştur. Kopernik’in Güneş merkezli kuramı o zamana kadar var olan düzenli evren anlayışı yerine düzensiz ve kusurlu bir evren anlayışını getirmekteydi. Tahmin edileceği gibi bu anlayış özellikle dini bağlamda pek çok sorun yaratmıştır.  Dünyayı algılamada yeni ve etkisi bugüne kadar gelen bu sistem, 1609 yılında Hollanda’da teleskopun icat edildiğini duyan ve kendisi daha ileri düzeyde bir teleskop icat eden Galileo tarafından doğrulanacaktır.

Galileo Galilei bu mükemmel icat ile günümüz dünyasında kabul gören çok sayıda keşfe imza atmıştır. Ay yüzeyinin girintili çıkıntılı oluşu, yıldız kümelerinin gözlenmesi, Samanyolu galaksisinin keşfi, Jüpiter’in uydularının keşfi bunlardan sadece bir kaçıdır. Bu eşsiz gözlemlerini 1610 yılında Siderus Nuncius ( Yıldızların Habercisi) isimli kitabında yayınlayan Galileo, bu buluşları sayesinde Floransa’da saray matematikçisi mertebesine ulaşmıştır. Kitapta yer alan fikirler Kopernik sistemini savunduğundan papazların da ağır baskısına maruz kalan Galileo, 1615’te iddiasını müdafaa etmek üzere Roma’ya gitmiştir. Papa V. Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kurulmuş ve bu komisyon kitaplarını yasaklamasa da Galileo’dan Dünya’nın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istemiştir. Bu olaydan sonra uzun bir müddet bilimin daha çok pratik yönüyle ilgilenen Galileo, 1618 yılında üç kuyruklu yıldızı keşfetmesiyle yine kiliseyle karşı karşıya kalmıştır. Yakın arkadaşlarından birinin 8. Urban olarak papa seçilmesinden cesaret alan bilim adamı 1632 yılında bilim dünyasını temelden sarsan ve evren hakkındaki tüm tespitlerini içeren “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog” isimli kitabını yayınlamaya karar vermiştir. Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından dilimize kazandırılan bu önemli kitap, bilim tarihini temelden sarsan bir içeriğe sahiptir.
Kitap, üç kişinin arasında geçen evren sistemleri hakkındaki tartışmalara yer vermektedir. Galileo’nun diyaloglar gibi bir yöntemle bu tespitleri açıklaması ve hayali kahramanlar etrafında bunu yapmasının Ortaçağ sansür kurulunun baskısından kurtulmak için olduğu söylenebilir. Kitabın kahramanlarından ilki Salviati’dir. Temsil ettiği düşüncelerle Galileo’ya en yakın isim olarak görülen Salviati’nin, en akıllıca konuşan ve en inanılır kanıtlar sunan kahraman olduğunu söylemek mümkündür. Salviati’nin tam tersi görüşler öne süren Simplicio ise Aristoteles okulunun skolastik temsilcilerinden olan bir peri patetikçidir. Simplicio, Galileo tarafından kendisine muhalif olan kesimi temsil etmek amacıyla kitaba dâhil edilmiş bir isimdir. Kitabın son kahramanı Sagredo ise, her iki tarafa sorduğu sorularla konuşmaları yönlendiren tarafsız bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Sagredo’ya okurun sesi de demek mümkündür.

Galileo’nun metninin biçimsel olarak öne çıkan özelliği incelikli tartışmaları sürükleyici bir edebi üslup ve yer yer ince zeka ürünü mizahla vermiş olmasındadır. Türkçe çevirinin başarısı da bu noktada devreye girmektedir. Çevirinin temizliği ve çetrefil pasajların çevirmenin notlarıyla aydınlatıldığı ‘İki büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’, metni Türkçede son derece okunur kılmaktadır. Bunun yanında kitabın okuyucuyu zorlayan karmaşık yapısını da göz ardı etmemek gerekir. Bunun nedeni Modern Dünya insanı olarak bizlerin alışkın olduğumuz ya da matematik dilinde tek bir formülle ifade edebileceğimiz olayların, en başından başlayarak sayfalar boyunca en ince ayrıntısına kadar anlatılmasıdır. Öte yandan Galileo’nun doğada gördüğü olayları anlatmak için gereken matematik dilinin henüz ortada olmamasını hesaba katarsak, bilim adamının o dönemde bunu yapmak zorunda olduğunu söylemek mümkündür.

Dünya bilim tarihini yeniden başlatan bu önemli eser yayınlandıktan sonra, Galileo tekrar Roma’ya çağrılıp engizisyon mahkemesine çıkarılmıştır. 1633 yılında kitap yasaklanmış ve Galileo kutsal engizisyonca müebbet hapse mahkûm edilmiştir. Daha sonra bu ceza ironik bir biçimde kendi evinde göz hapsine çevrilmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra kör olan Galileo, 1642 yılında hayatını kaybetmiştir. Ölümünden 200 yıl sonra değeri anlaşılan Galileo Galilei’nin tüm yapıtları 1842- 56 yılları arasında Galileo uzmanı Antonio Favoro’nun büyük çabaları sonucu ‘ Le Opera Di Galileo’ adıyla yayımlanmıştır. Galileo’yu mahkûm eden Vatikan ise 1820 yılında suçlamasını sona erdirmiştir. 1822 yılında kardinaller kurulu Güneş merkezli sistem hakkında yazıların basımı ve dağıtımına izin vermiştir. 1835 yılında ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’ Vatikan’ın yasaklı kitaplar listesinden çıkarılmış, 1992 yılından beri Katolik kilisesi Galileo’nun evren sistemini resmen tanımaya başlamıştır. 

2008 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan ve ardı ardına üç baskı yapan bu önemli eser, Galileo hakkında içerdiği bilgilerle okuyucuyu aydınlatmakla kalmayıp, aynı zamanda din ve aydınlanma arasındaki ilişkinin tehlikeli koridorlarında gezinen bir bilim adamının kararlılığını da yansıtıyor. İçeriği ve temiz Türkçesiyle öne çıkan İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, Dünya’nın nasıl bir yer olduğuna ilişkin tarih boyunca öne sürülen tezleri merak eden Türk okuyucusu ile buluşmayı beklemekte.
Devamı
Tema resimleri Ollustrator tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.

© 2011 Zeynep Ceylan, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena | Türkçeleştiren: Furkan Özden